6 Eylül 2017 Çarşamba

"Diyorduk ki insan yaşamının, insanoğlunun varlığının kökten
yalnızlığı, gerçekte kendisinden başka şey bulunmamasından
değildir. Tam tersine: Kendisinden başka koskoca bir evren vardır,
tüm içindekilerle birlikte. Yani sonsuz şeyler vardır, ama mesele debu zaten!- onların ortasında İnsan, kökten gerçekliğinde, yalnızdır,
onlarla yapayalnızdır ve o şeylerin arasında diğer insan varlıkları da
olduğuna göre, onlarla birlikte yalnızdır . Bir tek varlıktan başkası
bulunmasaydı, yalnız demek tutarlı olmazdı. Biricik olmanın
yalnızlıkla hiçbir ilgisi yoktur. Portekiz saudade'si üstüne biraz
durup düşünecek olsak -bilindiği üzere, saudade Latince
"solitudinem" yani yalnızlığın Gal-Lusitan dilindeki biçimidirkonuyu
daha fazla irdelemiş olurduk ve görürdük ki yalnızlık her
zaman için birisinin yalnızlığıdır, yani bir yalnız kalına ve özlem
duymadır. Bu öylesine böyledir ki, Eski Yunanlı'nın benim ve yalnız
demek için kullandığı sözcük monos- kalmak anlamına gelen
monéden türemiştir; kalmaktan murat yoksun kalmak'hr,
başkalarından yoksun kalmak. İster çekip gitmiş olduklarından,
ister öldüklerinden; her şekilde, bizi bıraktıklarından, bizi... yalnız
bıraktıklarından ötürü. Ya da bizim onları bıraktığımızdan, onlardan
kaçıp, çöle, çileye çekilip, monâ hayatı sürdüğümüzden. Monakhös,
monasterios ve monje sözcükleri buradan türemiştir. Ve Latince solus.
Son derece titiz bir sesbilimci olmakla birlikte, anlambilimci
yeteneğinden hepten yoksun olan Meillet solus' u n sed-lus'tan
türediğinden kuşkulanıyor, bu sözcük de diğerleri gittiğinde
oturduğu yerde kalan kişi anlamına geliyor; ben Meillet’nin
belirttiğim özelliklerinden ötürü, kendi kafamdan yaptığım
kökenbilimsel araştırmalarımla ona karşı çıkıyorum. "Yalnızlık
Meryemi", İsa öldürüldükten sonra onsuz yalnız kalan Bakire'dir ve
Paskalya haftasında yalnızlık söylevi denen vaaz Hz. İsa'nın en acılı
sözlerini irdeler:
Eli, Eli / lamına sabacthani - Deus mens, Deus mens / ut quid
dereliquisti me? - "Tanrım, Tanrım / Neden terk ettin beni? / beni
neden sensiz bıraktın?" Tanrının insanlaşmak, insandaki en kökten
insancıl öğe olan kökten yalnızlığı benimsemek yolundaki iradesini
en derinden anlatan sözlerdir bunlar. Hz. İsa'nın Romalı subay
Longinos'dan yediği mızrak darbesi bununla karşılaştırıldığında
anlamsız kalır.
Şimdi Leibniz'i anmanın tam yeri. Burada öğretisine bir in
bile girecek değilim elbette. Leibniz'i iyi tanıyanlara onun en önemli
sözcüğünün -monad- en iyi çevirisinin "birlik", hatta "teklik"
olmadığını belirtmekle yetiniyorum. Monadların pencereleri yoktur.
Kendi içlerine hapsedilmişlerdir, ki bu da idealizmdir. Ama en ileri
anlamında, Leibniz'in monad kavramını anlatmanın en iyi yolu
monadları "yalnızlıklar" olarak adlandırmaktır. Homeros'ta da bir
Romalı subay kalkıp Afrodit'e bir mızrak fırlatır, o enfes Olympus
dişisinin kanını akıtır, o da bütün iyi aile kızları gibi sızlanarak
Jüpiter babasına koşar. Yo, yo: İsa herşeyden çok ve herşeyden
önce Tanrı kendisini yalnız bıraktığı için -sabacthani- insanlaşmıştır.
Yaşamımızı sahiplenip üstlendikçe bir şeyi fark ederiz: Biz
yaşama geldiğimizde diğerleri gitmişlerdir, kökten yaşamımızı...
yalnız başımıza yaşamak zorundayızdır ve ancak yalnızlığımızda
kendi gerçeğimize ulaşırız."
İnsan ve Herkes, Ortega y Gasset

6 Mayıs 2017 Cumartesi

4 Mayıs 2017 Perşembe

"Ve derbeder birine Nasıl dur emri verilebilir?
 Adama nasıl canlı olmadığı ve hiçbir zaman yaşamadığı söylenebilir?
Rüzgar esiyor sokakta
Birer köşeye çekilmiş kargalar
Dönüp dolaşıyorlar tembelliğin yaşlı bahçelerinde
Ve ne kadar da alçak bir boyu var Merdiven-çatının!
Onlar bir kalbin bütün saflığını
Beraberlerinde götürdüler masallar sarayına
Ve şimdi artık
Artık nasıl dansa kalkacak insan
Ve çocukluğunun saçlarını
Nasıl dökecek akan sulara
Ve sonunda koparıp kokladığı elmayı
Nasıl ezecek ayağının altında?"
Füruğ

30 Nisan 2017 Pazar

Okuma Notları

"Novalis'in Geceye Övgüler'de gece ile gündüzün ilginç betimlemelerine
rastlarız. Gündüz, günlük yaşamın dünyasıdır; bu
dünyada insanların türlü sorunları ve sıkıntıları vardır. Gün,
somut bir zaman parçası olduğu için, çoğu kişi bu zaman kesitini
'realite' ya da 'gerçeklik' diye adlandırır. Gündüz vakti,
bilinçli yaşanan ve kavranan zaman kesitidir.
Gecenin ise iki yanı vardır. O, doğal olarak gündüzün
karşıtıdır; her şeyin dinginliğe kavuştuğu, insanların sessizce
uyuduk/arı zamandır. Ancak gecenin bir başka anlamı daha
vardır. Geceleyin rüyaların dünyasını yaşarız. İnsan, bu dünya
aracılığıyla kendini anlama bağlamında daha yüksek bir
noktaya varır. Günlük yaşamın boyutlarını geride bırakan
bir gerçekliğe ulaşabilir. Bu bilinçdışı dünyada, kendine ilişkin
ve aydınlık gündüz vaktinde asla göremeyeceği şeyler
keşfedebilir. Gece, bilinçdışı ile bilinç yoluyla algılananı birleştirdiğinden,
gündüz vakti yaşadığımızdan çok daha boyutlu
bir gerçekliği olanaklı kılar.
Geceyi ve gündüzü renkler anlamında gözlemlediğimizde
de aydınlık ile karanlığın yan yanalığını saptarız. Renkleri bilimsel
olarak düşündüğümüzde, kendimizi bir spektrumun
iki ayrı ucunda buluruz. Bu ikisi(Goethe'nin renk deneylerinde
yaptığı gibi) birbirine karıştığında, farklı bir renkle karşılaşırız;
ışığın yansıtışına göre bu renk, sarı ya da mavidir. Sarı
ve mavi- Romantizmin en önemli renklerinden ikisi ..."

17 Nisan 2017 Pazartesi

Yaralı mı insan?
Yani bir sen varsın bir de yaran var öyle mi?
Sızlayan, geçmiş ya da geçecek olan...
Yoksa yara mı insan?
Kendinden iyileşemeyen...
Yara cevherimiz bizim, araz değil.

10 Nisan 2017 Pazartesi

10 Nisan
Babamın doğum günü.
Babam Ahmed İslam.
Koç burcuydu. Burcunun özelliklerini öğrenmeye çalışırdım onun, bir yabancıyı tanımaya çalışır gibi, çok sevilen bir yabancıyı. Annemin burcunun özelliklerine hiç bakmadım mesela...Annem buradaydı, onun özelliklerini öğrenmek için bir burç kitabına ihtiyacım yoktu.
Küçükken de büyüdükçe daha çok "Babana benziyorsun..." la başlayan şeyler söylerdi akrabalar. Aynaya bakardım, babamı görmek için.
Bilmem ki kaç doğum günümde babam yoktu İstanbul'da. Ama birinde vardı. Unutmuyorum. Ortaokuldaydım. Üst katta oturan anneannemin evinde kocaman bir parti vermiştim, bütün sınıfı çağırmıştım. Yukarı çıkmıştı babam, tek tek her arkadaşımla tanışmıştı. Arkadaşlarım babamla İngilizce konuşmaya çalışıyorlardı. Gülüyordum. Onlar İngilizcelerine güldüğümü sanıyorlardı. Hayır. Ben sonunda babamı bütün sınıfa gösterebildiğim için gülüyordum. Hayali bir karakter olmadığını gördükleri için.
Benim hayali karakterimdi o ayrı...Severdim uzun uzun babamla ilgili hayal kurmayı. Sinemaya gitmişiz, bisiklete binmişiz, kıkır kıkır gülmüşüz, o uzun uzun hikayeler anlatmış, ben dinlemişim...
Öyle şeyler.
Çok anım yok babamla ilgili. Az olanların hepsini de severim. Hatta bir kez saçımı çekmişti, kızmıştı galiba bir şeye, neye hatırlamıyorum, Cidde'deki evdeydik, yakalayıvermişti beni at kuyruğumdan, babaanneme kaçmaya çalışıyordum. Kızmıştı. Naptıysam. İlkokul yaşlarıydı işte...Neye kızdığını anlamıyordum pek, hele o yaşlarda, çok koşuyormuşum, rüzgar yapıyormuşum...böyle bir şeyler demişti. Yalnız yaşamaya alışkındı babam, koşan rüzgar yapan çocuklara alışkın değildi. Annem öyle demişti.
Başka bir gün öğlen kaylule saati uyuyordu babam, annem de akrabalardan birine gitmişti. Kapıya biri geldi, zincirli kapıyı açtım, birşeyler dedi, neydi hatırlamıyorum, ben de ona babamın şimdi müsait olmadığını uyuduğunu kapıyı açamayacağımı bir saat sonra gelmesini söylemişim. Bunları İngilizce değil Arapça söylemişim adama...O sırada babam kalkmış ve koridordan beni dinliyormuş, bana bir aferin deyip sarılışı vardı ki sormayın. Arapça konuşmama hem şaşmış hem sevinmişti. Nerden öğrendin dedi, televizyondan dedim. Şimdi hadi söyle deseniz belki o kadar konuşamam. Arapça sözcükleri hatırlamasam da, babamın Arapça konuşmama sevincini unutmuyorum.
Yetişkin yaşlarda bir süre Arapça çalıştım, gelince babama sürpriz olur konuşurum ve sevinir diye. Sonra o öldü...Arapça'yı bıraktım. Artık Arapça konuştuğuma sevinecek biri kalmamıştı.
Hayatım boyunca babamla İngilizce konuştum ben, geldiği zamanlarda, altı ayda bir en iyi ihtimalle üç ayda bir izin aldıkça, Cidde'den İstanbul'a gelirdi. İngilizce anadilim değildi. Ne dersem diyeyim duygularımı yeterince anlatamazdım. Bana öyle gelirdi.
Ama bakışlarını hatırlıyorum Kocaman gözleri vardı babamın. Hayatımda gördüğüm en kocaman gözler onundu. Sıcacık bakarlardı bana o kocaman siyah gözler. Bir de Habibeti derdi. Habibet baba...
Şairdi babam, Arapça ve İngilizce şiir kitapları vardı. Okurdu da bazen. Hangi dilde okusa güzeldi. Bir İngiliz kolejinde büyümüş o, Victorya Kolej, İskenderiyye'de anaokulundan üniversiteye dek yatılı okumuş. İngilizcesi anadili gibiydi onun, Mısır ve sömürge üzerine politik eleştiriler yapardı. Arap İsrail savaşına katılmak istemiş öğrenciyken, Suudi diye askere almamışlar. Mısır'da büyümüştü, Mısırlı gibiydi. Belki ömrü yatılı okulda geçtiğinden belki kendisi de Sefir babasını, dedemi pek görmediğinden, aile kurmayı becerememişti babam. Bunu anlamam uzun yıllar aldı. Babamı da babasız bir çocuk gibi görmem için önce büyümem gerekti. Hatta ben daha şanslıydım annem beni yatılı okula göndermemişti. Ev nedir akşam yemeği nedir anne ağabey anneanne dede büyük hala büyük dayı nedir biliyordum. O bilmiyordu...
Büyüyünce ona kızmayı bıraktım.
Niye Cidde'de ve İstanbul'da iki ayrı evimiz var, niye orda çalışıyor ve biz burda okuyoruz, niye annem Arabistan'da yaşamak istemiyor, niye babam burada iş bulmuyor...Ne çok sordum bunları.
Büyüyünce öğrendim niye dememeyi.
Adımı babam koymuş benim. Pek çoğumuz gibi. İki isim düşünmüş benim için. Biri babaannemin ismi Meryem, annem istememiş onu, hem eski isim hem kayınvalde ismi...İkinci seçenek Mona. Babamın gençlik aşkı bir Mısırlı kızın ismi. Annem Mona'ya razı gelmiş. Kayınvalidenin ismindense bir gençlik hikayesini yeğlemiş. Zaten kız babana yüz vermemiş derdi. Böylece Meryem değil Mona olmuşum. Bir Mona bakmış babamın gözlerinin içine özlemle...ben bakmışım.
Yaşlılık zamanlarında bazı rahatsızlıkları vardı, bazen sayıklardı...kötü anıları...babam çocuk olurdu. Belli ki çocukken anasız babasız epey korkmuştu.
Biraz hasret gidermek için yazdım bunları.
Herkes ölmüş babasını özler elbet, ama yaşarken de özlemişsen öldüğünde daha çok özlüyorsun.

9 Nisan 2017 Pazar

Bugün bir sokak köpeği gördüm Çengelköy'de.
Bana kedim Fakir'in baktığı gibi bakıyordu sanki. Yaklaştım, usulca başını okşadım. İyice sokuldu yanıma. Sevdim sevdim başını sırtını... Bir anda yere yığılıverdi, şaşırdım, telaşlandım, baktım ki ellerini bükmüş karnını açmış bana bakıyor. Tıpkı Fakir gibi.
Köpeklerle haşır neşir olmaya çok alışkın değildim. Biraz terddüt ettim ama bu sevgiyi de karşılıksız bırakamazdım. Biraz da karnını sevdim. Bir sola bir sağa kıvrıldı, sevgiye doyamadı. Başladım bu kez konuşmaya onunla, tıpkı Fakir'le konuştuğum gibi.
Aç mısın? Yalnız mısın? Mutlu musun?
Yandaki lokantanım sahibi 'yemek veriyoruz ona' diye cevap verdi.
Demek aç ve açıkta değildi, sadece ve en çok sevgiye ihtiyacı vardı.
Her Fakir gibi...
Sevgiden ekmek de olurdu yurt da. Fakirlik sevgiye...
İnsan alışkanlığı ile ona bir isim verdim: Çengelköy Fakiri.