25 Şubat 2013 Pazartesi


BİLAD-İŞ ŞAM NOTLARI 5

Malule, isteyip kucaklayamadığım şehir…

Bugünkü yolculuğumuz Şam’a bir saat uzaklıkta bir kasaba, Malule. Burası bir hristiyan kasabası, az sayıda Müslüman da var elbette ama kahir ekseriyet hristiyan. Hz. İsa(as) ve annesinin burada 16 yıl geçirdikleri söyleniyor. Hristiyan söylenceleri çok çeşitli olduğundan inanalım mı bilemiyoruz.

Epeydir hiç bu kadar temiz bir kasabaya girmemiştim, acı ki hristiyanların evleri sokakları daha temiz ve bakımlı. En tepeye manastıra doğru tırmanışa geçiyoruz, burası Seyyide Takla Manastırı, Anadolu’dan bu bölgeye kaçmış ilk hristiyanlardan bir kadın Seyyide Takla. Roma askerleri onu kovalamışlar ve buraya kadar takip etmişler. Bir dağın eteğine gelmiş ve Allah’a dua etmiş, Allah dağı ikiye yarmış ve arasından da su içmesi için bir minik dere akıtmış. Kadıncağız askerlerin elinden kurtulmuş. Onu bulamamışlar. Sonra burada onun adına bir manastır kurulmuş. Yukarıya çıkıyoruz, mezarının bulunduğu söylenen bir odada bir rahibe bekliyor. Elinde şiş ve yün bir şeyler örüyor sükunetle. Burada rahibeler siyah başörtü siyah elbise giyiyorlar, aynı bazı Arap kadınları gibi. Dışarıda görseniz rahibe olduklarını anlamazsınız.

Manastırda etrafta yazılı duaları okuyoruz, Seyide Takla bizi koru diyorlar. Hristiyanların böyle şirke düşüşü ne acı. Onu koruyan Allah’a değil de ona dua ediyorlar. Kadın hakikaten bir mübarek olmalı zira dağ gözümüzle gördüğümüz bir anahtar kilit ilişkisi içerisinde birbirinden ayrılmış, azıcık ittirsen yine bir ve bütün olacak parçalar yerlerine tastamam oturacak. Kanyon gibi bu geçitten geçiyoruz. Uzakta yamaçta bir büyük İsa heykeli görüyoruz. Bu burada gördüğümüz tek heykel zira doğu kiliseleri de ortodokslar gibi heykele karşılar, sadece resim yapıyorlar.

Az ilerideki tabelayı takip edince Sun Temple(Güneş Tapınağı) çıkıyor karşımıza. Eskiden en büyük tanrı sayılan güneşe adanmış bir mabet bu sonradan kiliseye çevrilmiş, eski sütunlara rastlıyoruz ve içerideki görevli bize iki bin yaşından daha büyük olduklarını haber veriyor. Kiliseye çevrilme sırasında kullanılan ahşap da Almanya’ya karbon testine gönderilmiş ve 2000 küsur yıllık Lübnan Sediri çıkmış. Yani ilk hristiyan müminlerin kilisesinde bulunuyoruz, burada Rabbe ibadet ve niyazda bulunmuş tüm ehli tevhit için Fatiha okuyoruz. Onlarla ahirette tanışmayı umuyoruz. Burada çok hoş tasvir ve resimler var, en yenisi iki yüz yaşında olan bu resimlerde melekler, bazı peygamberler ve tabii ki Hz. İsa ve Meryem figürleri var. İtikadi yönü bir tarafa, etkileyici oldukları tartışılmaz.

Görevli kadın bize burada sadece Aramice konuşulduğunu ve dünyada bu dili kullanan tek kasaba olduklarını söylüyor. Çocuklarına ilk olarak Aramice öğretiyorlarmış ve sonra Aramice hem Arapça’nın hem İbranice’nin kök dili olduğundan diğer dilleri öğrenmeleri çok kolay oluyormuş. “İster misiniz?” diyor “size Aramice bir dua edeyim?” “Olur” diyoruz. “Ne okuyacaksınız?” diye soruyorum. “Rabbin duası” diyor. İncil’den bir dua bu bize İsa Efendimiz öğretti ve biz de hep okuyoruz” diye ekliyor. Bu Hz.İsa’nın Allah’a ettiği dua ve kimi İslam alimlerince tevhit delili olarak kullanılıyor. Deniliyor ki İsa(haşa) Allah olsa idi Allah’a dua etmez, “bana dua edin” derdi. Duada tevhide aykırı bir şey olmadığı kanaatine vardığımızda kadın duaya başlıyor. Aramice hakikaten büyüleyici bir dil, bazı kelimeler Arapça’ya benziyor anlıyorum benzemeyenleri kaçırıyorum.

Dua bitimi içimden kadına sarılmak geliyor. Yahut “Çağrı” filminde Necaşi’nin dediği gibi yere bir çizgi çekip “sizinle bizim aramızda şu kadar fark var” demek istiyorum. Ama duruyorum, Suriye’nin göbeğinde yaşayan binlerce yıldır müslümanlarla iç içe olan bu insanlar Efendimizi(sav) inkar ediyorlar. Bu bana sınır koyuyor. Onu sevmeyenleri sevesim gelmiyor. Hidayetleri için dua ediyor ve oradan ayrılıyoruz.

Akşam oldu, bir küçük büfede oturup sandviç yedik ve Naffara Kahvesine kahve içmeye ve “Hakevati” dinlemeye gidiyoruz. Burası çarşı içinde bir küçük kahvehane, Suriye’de kahvehanelere kadınlar da gidiyorlar. Tahta masa ve sandalyeler, nargileler, duman altı, bekliyoruz. Hikaye anlatıcısı çıkacak ve bize o kadim zamanlardan kalma hikayelerden birini anlatacak. Necip Mahfuz hikayelerindeki ortama hikaye anlatıcılarına hayalimde gider ve kadim Arap gecelerinin bu hoş geleneğini yaşamaya çalışırdım. Şimdi hayallerim gerçek oluyor.

Hikayeci yaşlı bir adam, arkadaşımızın söylediğine göre biraz da çapkın, gelen kızlara yabancı olduklarını da fark ederse “Ya Latif” diye laf atarmış. Zaten burada laf atma genelde böyle oluyor “Ya Latif” diyorlarsa bilin ki size kur yapıyorlar. Amca yaşını başını almış, elinde bir eski kılıç, başında fes, gözünde gözlük diğer elinde tuttuğu kitabın sayfalarına gömülmüş anlatmaya başlıyor. Kitaptan okuduğunu görünce önce seviniyorum, anlayacağım diye ama ne yazık ki sukut-u hayale uğruyorum, kitap da ammice yazılı. Ama bu amcanın anlatımından, sesinin yükseliş ve alçalışından, el kol hareketleri ile hikayeyi canlandırışından, arada sırada birilerinin fısıldayarak konuştuğunu işitirse kılıcını sehpaya indirişinden haz almamak mümkün değil. Akşam da çökmüş iyiden iyiye ve masal dinler gibi uykumuz geliyor, İsmail’in tömbekisi de fonda dumanlı mistik bir hava yaratıyor.

Bakıyoruz trende ve Süleymaniye Külliyesinde karşılaştığımız Türk arkadaşlar da buradalar. Bu hikayeci Şam’in meşhur bir motifi olmalı ki gelenler muhakkak buraya uğruyorlar. Maalesef biz fazla kalamıyoruz bir bebek ve bir çocuk var yanımızda, üstelik eşimin ciğerleri hırıldıyor ve ilaç kullanıyor. Buranın dumanı da dayanılacak gibi değil. Ama şu baharatlı kahveleri yok mu, harikulade. Kahveyi çektikten sonra içine kakule katıyorlar, her kahvecide bir çuvalda kahve çekirdekleri diğerinde kakule taneleri duruyor. İsteyen kakule katmayabiliyor. Ama ben bu kokuyu pilavda da kahvede de çok seviyorum. Araplar “mustaka” dedikleri bu baharatı ikisine de koyuyorlar. Elbette bu kelime benim Suudi Arabistan’da öğrendiğim bir kelime, belki Suriyeliler kakuleye başka bir şey diyorlardır.

Bir Şam gecesini daha bütün cıvıltısı ve kıpırtısı ile arkamızda bırakıp uyumaya gidiyoruz. Çocuklarla ancak bu kadar gece sefası oluyor…

20 Şubat 2013 Çarşamba


BİLAD-İŞ ŞAM NOTLARI 4.

Eski bir kentin anlattıkları…

Bugün Busra yolcusuyuz. Busra Ürdün sınırına yakın bir kasaba, ve eski dönemlerde çok mühim bir kentmiş. Şimdi neredeyse bir ölü şehir, elbette içinde yaşayanlar da var ama, eski Roma yıkıntılarının arasından çıkan köylü çocukları insana gerçek değilmiş hissi veriyor.

Busra Efendimizin 9 ila 12 yaşları arasında amcası Ebu Talib ve kafilesiyle birlikte ticaret maksadıyla Şama giderlerken uğradıkları ve konakladıkları kentin adı. Burada Efendimizin devesinin dinlendiği yeri bir mescid yapmışlar ve adına “Mabrak an Naka Mescid”(Mubarek deve mescidi) demişler. Yine onun yanında bir eski zaman camisi daha görüyoruz, uzun yıllar ilim talebeleri yetiştirmiş bir medrese burası, meşhur alim İbn- Kesir bu medresede yetişmiş. Şimdi sadece bir eski eser gibi ziyaret ediliyor namaz kılınmıyor burada.

Az ileride taşlarla örülü yolda yürüyünce karşınıza Bahira Manastır’ı çıkıyor. Efendimizi görüp amcasına bu çocuğu Şam’a götürme Yahudiler görürlerse onu öldürürler diye tembih eden, üzerinde giden bulutu müşahede eden zat-ı muhterem Bahira. Ona bir Fatiha yolluyoruz, Manastır hala onun ruhaniyetini barındırıyor adeta. İçi boş terk edilmiş ama hala tüylerinizi haşyetle ürperten bir havası var mekanın.

Yine biraz ötede bir kilise çan kulesi görüyoruz, ancak oradan ezan okunuyor, buraya Ömer Camii diyorlar, Hz. Ömer zamanında kiliseden camiye çevrilmiş halen kullanılıyor. Çan kulesini dönüştürme ihtiyacı hissetmemişler, yapıyı bozmamışlar, iyi de etmişler. Zaten bu mabed Roma’dan kalma bir tapınakmış, üzerinde Roma kalıntısı bazı kakmalar ve taş oyma resimler var, sonradan üzerleri örtülmüş, bilinmez kilise olduğunda mı cami olduğunda mı kapatılmış bu desenler. Ancak anlaşılan o ki binlerce yıldır burada ibadet ediliyor.

Busra’yı çok seviyoruz, sanki her taşın her sütunun her kırık heykelin anlattığı şeyler var bize. Efes’de bulunan antik şehrin bir benzeri de burada bulunuyor, taşlara oturuyoruz, kaybolmuş sesleri bulup çıkarmaya çalışıyoruz, bizim gibi kimler geldi geçti bu taşların üzerinden kim bilir? Az ileride bir Roma Hamamı var, oda oda dizayn edilmiş büyük bir hamam burası, her şey düşünülmüş oturma yerleri, su akan yerler, mermerler itina ile düzeltilmiş. Hamamın adı çok komik epey bir gülüyoruz. “HAMAM MANJAK” Biz onu “hamam manyak” diye okuyoruz. Üzerine epeyce espri yapılıyor, kahkahalarımız duvarlardan aksediyor.

Son olarak ziyaret yerimiz büyük amfitiyatro, Aspendos mu yoksa Busra Amfitiyatrosu mu daha güzel karar veremiyoruz. Romalılar tarafından yapılmış ve halen de kullanılıyor, akustik harikulade, en tepeye tırmanıyoruz, sahneye çıkıyoruz, fısıltı ile de konuşsanız en yukarıdaki sizi duyabiliyor. Şu an hoperlorlar döşeniyor, akşama burada bir konser var. İlginç olan şu ki, Selahattin Eyyubi zamanında bu tiyatro toprakla doldurulup kapatılmış, alt katlardaki kulis gibi kullanılan odalar ise ahır yapılmış, gerekçesi “günah” öyle içtihat etmişler, ne diyelim…

Ürdün sınırına yakın olduğumuz için burada hava Şam’a göre sıcak. Paltolarımızı çıkarma ihtiyacı hissediyoruz, ileride bir küçük kafeterya var, oradan meşhur felafilli sandviç yiyoruz, hakikaten çok güzel. Bu sırada bir satıcı eşime bazı sikkeler satmaya çalışıyor, besbelli ki antika bunlar. Belki de kazdıkları bir yerden çıkardılar, tarihi eser kaçakçılığı suçlamasından korkarak adamı reddediyoruz, belli mi olur havaalanında belki bunlarla ülke dışına çıkamayız. Otobüs geliyor, Şam’a dönüş yolundayız yine.

Bu gece Şam’da ilginç bir yere gideceğiz, Şazeli Tekkesine, haftanın iki günü zikir var. Biz de merak ediyoruz, o havayı paylaşmak güzel olacak mı? Kadınlar üst kata erkekler aşağıya yerleşiyoruz tekkeye. İlahiler okunuyor, def çalınıyor, okuyanların sesleri harikulade, bir adam dönüyor. Sema ediyor demiyorum, dönüyor, zira üzerinde ne sema tennuresine benzer bir şey var, ne de hareketleri semaya benziyor, kelimenin tam anlamıyla dönüyor adam, yüzünde bir tebessüm, sanki dans ediyor ve çok eğleniyor. Açıkçası bu durum benim pek hoşuma gitmiyor. Bir Mevlevi Semaında hissettiğim ruhaniyatı hissedemiyorum burada. Bir saat kadar kalıyoruz, ancak zikir için iki saat daha beklememiz gerekiyormuş, öğreniyoruz. Yorgunuz ayrılıyoruz. Beylerden duyduğum kadarıyla onlar ortamdan çok etkilenmişler, bana “Demek senin tarzın değil” diyorlar. Yine de böyle bir ortamı teneffüs ettiğimize memnun ayrılıyoruz oradan.

Gece açık meyve suyu satan yerlerden birine uğruyoruz. Burada her meyveyi taze taze sıkıp kocaman bardaklarda değişik karışımlar halinde size sunuyorlar. Bir tabureye oturup içiyorsunuz, üstelik çok ucuz. Bizde bir minik bardak taze sıkılmış portakal suyuna epey para verirsiniz. Burada Almanların bira bardaklarına benzer koca bardaklarda her tür normal veya tropikal meyve gözünüzün önünde sıkılıyor ve size gayet ucuza sunuluyor. Şam’da en çok bu meyve sularını özleyeceğim galiba. Neticede yorgunluğun üzerine içilen meyve sularından sonra iyice uyku bastırıyor….


17 Şubat 2013 Pazar


BİLAD-İŞ ŞAM NOTLARI 3.

Geçmişe yolculuk…

Sabah erkenden kalktık, bu pis otelde kahvaltı etmek niyetinde değiliz. Rehberimizin de yardımıyla buralarda hoş kahvaltı çeşitleri bulabileceğimiz bir yer bakıyoruz. Bir küçük dükkan var ancak bugün cumartesi ve burada tatil olduğundan herkes dışarıya kahvaltıya çıkmış, zorlukla yer buluyoruz. İlginç yemekleri var, nohutlu humusa benzer ama içinde başka şeyler de bulunan bir sıcak yemek geliyor, bizdeki omletlerin yerine bunu yiyorlar. Kızarmış hellim peynirine benzer bir peynir de ilave ediyorlar yanına, ben babamın her sabah yapa geldiği şeyi istiyorum, “FUL”.Getiriyorlar ama bu çok yağlı ve belli ki fulün cinsi aynı değil. Bu daha çok bizim kara bakla dediğimiz şeye benziyor, anlıyorum ki bu da ne Suudi Arabistan’da ne de Mısır’da yenilen cins yemek değil. Yine güneyli damarım tutuyor. Zaten Mısır’da yapılan en güzeli bile babamın sabahları pişirdiğine benzemiyordu ki. Onunki başkaydı…

Kahvaltı sonrası arkadaşlarla Hamidiye çarşısına uzanıyoruz. Burası bugün çok kalabalık, hafta sonu izdihamı olsa gerek. Sultan Abdülhamit tarafından yaptırılmış bu çarşı ve İstanbul’daki Kapalı Çarşı’ya, Mısır’daki Han el Halili Çarşısı’na, Bosna’daki Başçarşı’ya benziyor. Osmanlı her yere aynı imzayı atmış. Bir şeye bakamıyoruz, ve en iyisi bölgenin en huzur veren mekanı Süleymaniye Tekkesine gitmek. Burası bir külliye olmasına rağmen burada tekke adıyla anılıyor, demek en ziyade tekkesi etkili olmuş diyoruz. Sultan Vahdetinin ve Osmanlı Hanedanından pek çok şehzadenin hanım sultanın mezarı burada. Bu külliye Mimar Sinan’ın acemilik dönemi eseri, ancak böyle acemiliğe can kurban. Bahçenin bence en hoş tarafı altında ağzım kulaklarıma vararak fotoğraf çektirdiğim portakal ağacı. Bahçe portakal ağaçları ile dolu, üzerleri portakallarla yıkılıyor, izin alıp koparıyoruz, limon gibi ekşiler. Yine cennette portakal ağaçları diliyorum, ama böyle ekşi olanları olmasın lütfen! Bu dünyada her şeyde bir kusur bulunuyor değil mi?

Külliyenin ardından Emevi Camiine geliyoruz. Önce dışarıda Selahattin Eyyubi’nin kabrini ziyaret ediyoruz, hemen yanında bir Jüpiter tapınağı kalıntısı bulunuyor, sonradan kiliseye çevrilmiş bir tapınak burası ancak kilise de yıkılmış, şimdi sadece yıkık taşlar görülüyor. Yan tarafında Emevi Camii bulunuyor. Dikdörtgen şekilde yapılmış bu camii orta avlusu sarı mermerden tam ortadaki minareye gelin minaresi deniliyor. Bir de meşhur İsa(as) minaresi var. Hz. İsa’nın buraya ineceği umuluyor. İçeriye giriyoruz, burada Hz. Hüseyin’in makamı bizi karşılıyor, mübarek başının konulduğu yere içimiz sızlayarak dokunuyoruz, okuyoruz okuyoruz, ardından hemen yanında İmam Zeynel Abidin Efendimizin namaz kılmayı adet edindikleri yer var, oraya da gidip duaları onun ruhuna yolluyoruz. Mescid’in erkekler bölümünde, Hz.Yahya(as)’ın kabri bulunuyor, ona da mübarek babasına verdiğim selamı veriyorum, ve “geldim işte” diyorum. Fatihalar gönderiyorum.

Az ileride dört mihrap var, dört mezhebin imamları burada uzun yıllar ayrı ayrı mihraplarda namaz kıldırmışlar tabileri de onlara iktidaen kendi mihraplarında namaza durmuşlar. İleride hutbe irad edilen makam var. Yere oturuyorum Üstad’ı Şam Hutbesini verirken hayal etmek istiyorum. Belki de onun Alem-i İslam’ın içinde bulunduğu parçalanmışlık için deva niyetine söylediklerinin burada söylenmiş olması tesadüf değildir, belki bu bir işarettir. Belki ümmetin tevhidi de buradan başlayacak neden olmasın. Belki şimdiki Türkiye Suriye yakınlaşması buna bir işarettir. Devlet binalarının girişinde “Tesekkurler Erdogan” yazıyor. Taksi şöförleri “Erdogan İsrail’ e Ali Osman tokadı, Maşallah”,”Türkiye Suriye nefsüşşaab”(Türkiye Suriye halkı aynı) diye ilave ediyorlar. Suriye devleti sair Arap devletleri gibi “Arap olmayanlar işimize karışmasın” demiyor. İnşallah her şey umut edildiği gibi gelişir…

Sonraki durağımız ibn-i Arabi türbesi. Burada da müthiş bir manevi hava var. Sanki Şeyh ölmemiş buralarda bir yerde gizlenmiş bizi izliyor gibi. Kabrin dibine oturuyoruz, bekliyoruz, sanki bize bir şey verecek, alıp gideceğiz. Buradan ayrılınca Hz. Zeyneb’in türbesine yola koyuluyoruz. Bu Şam’ın dışında taşrada muhteşem süslü bina edilmiş bir cami ve türbe, minareler bile bir kadını andıracak biçimde dantel gibi örülmüş, kubbe altın bir gerdanlık ve mavi çiniler de sanki masmavi işlemeli bir elbise gibi. Burada daha çok Şiiler var ziyarette. Hz. Zeyneb, bilindiği üzere Hz. Hüseynin kızkardeşi, eşini de bırakıp Kerbela yolunda ağabeyine eşlik etmiş, onun şehadetinden sonra esir edilip Şam’a getirilmiş. Kendisine konuşmaması buyurulduğu halde konuşmaktan ve Hz. Hüseyin’in davasını anlatmaktan vazgeçmemiş. Onun sesi olmuş. Bu mescide çok derin duygular hissedeceğimi umuyordum, ancak öyle olmadı, zira kapıdan itibaren ağlayanlar, ağıt yakanlar, yerleri öpenler, secde edenler beni de kızımı da rahatsız etti, mekanın sukünetine yakışmayacak şeyler oluyor, insanlar çaput bağlıyor, kilit takıyor, kafese el yüz sürüyorlardı. Tek kelimeyle tuhaftı…

Yine bu yakınlarda bir kabristan var. Duyduk ki Ali Şeraiti merhum orada defnedilmiş, yürüyoruz, buraya kadar gelmişken onu görmemek olmaz. Acaba neden burada gömülmüş diye de düşünmeden edemiyoruz. Soracak kimse yok zira mihmandarımız bu saatlerde yanımızda değil.

Akşamüzeri bütün şehri tepeden gören bir mıntıkaya çıkıyoruz, bir kahve içimi oturup ışıl ışıl bu şehri izliyoruz. Camiler, kiliseler araçlar, insanlar. Burada nüfusun yüzde altmış küsuru ancak müslüman. Bilemiyoruz Şam toprağın üstündekilerle mi altındakilerle mi bu kadar hayattar bu kadar canlı. Bir arkadaşımın selam dileğini hatırlıyorum bu tepede, “Şam-ı Şerifin meleğine selam olsun” diyorum. Şehirlerin de müekkel melekleri var elbette ve ahirette onlar güzel tarafları ile baki olacaklar.

Bütün günün yorgunluğu üzerimizde ruhumuz bedenimize zor sığarken kendimizi odalarımıza atıyoruz, uyuyor muyuz sızıyor muyuz belli değil…

Mona İSLAM

16 Şubat 2013 Cumartesi


BİLAD-İŞ ŞAM NOTLARI 2

Bugün Şam yolcusuyuz. Şam’a otel müdürünün önerisi üzerine trenle gitmeye karar verdik. İki aile olduğumuz için ya bir minibüs tutmamız gerekecekti ki, minibüsler çok pahalıydı, yahut şehirler arası otobüs ile gidecektik. Yanımızda bir kartpostal bebeği olduğundan, küçük hanım yol boyunca huzursuz olmasın istedik ve trende daha özgür olacağımıza karar verdik. Bizim küçük hanım da ilk kez trene bineceği sevinciyle bu karara hemen onay verdi. Artık her ailede küçük hanımların dediği oluyor galiba…

Halep tren istasyonuna geldik, tekrar pasaportlarımıza baktılar, burada dakika başı pasaport soruyorlar. Türk olduğumuzu anlayınca da kontrolör annesinin de Türk olduğundan bahis açtı, ama maalesef kendisi Türkçe bilmiyormuş. Halep’te Türk olmak sanki hoş bir misafir olmak, eski bir dostu yeniden görmek gibi karşılanıyor. Tren zamanında kalktı, beklediğimizden daha moderndi. Halep şehrinin eskiden çok güzel olduğu belli, ama yaşlanmış bir hanım gibi bakımsız ve pejmürde halini görünce, insan treni böyle modern beklemiyor. Ancak yönetim bu trenleri yeni almış ve yolculuk hem ucuz hem gayet konforlu yapılıyor.

Yol boyunca kuzeyden güneye hareket edeceğiz. Önce Hama sonra da Humus kentlerini geçeceğiz. Trenle tıngır mıngır giderken arazi gitgide yeşilden sarıya dönüşüyor. Buralarda portakal ve zeytin yetiştiriliyor. Kentler çok fakir, insanlar ise epeyce ürkek ve hayattan pek ümitvar görünmüyorlar. Eşim eğilip kulağıma Hama’da bundan önceki yönetimin epey bir ölüme sebebiyet verdiğini, siyasi bir isyanın bu şekilde şehri kırıp geçirerek bastırıldığını anlatıyor. “Evet” diyorum “insanların yüzünde bu ifade var, sindirilmişlik, korkutulmuş ve bezdirilmiş birer çift göz.” Kim bilir belki yeni yönetimle biraz daha rahat etmiş görünüyorlar.

Trene aynı kompartımana bir grup Türk genci biniyor. Bir tanesi eşimi tanıyor. Diğerlerine söylüyor, selamlaşıyorlar. “nasıl tanımazsınız?” diye soruyor arkadaşlarına, onlar Ürdün’de okuyorlar. Eşim takılıyor onlara, “siz yokken ben başbakan oldum” diyerek. Klasik bir Türk ikramı ile karşılaşıyoruz, delikanlı çantasından Suriye işi poğaçalar çıkarıyor sıcak sıcak, “bakın” diyor “bizimkilere benzemez ama çok güzeller, deneyin” ardından kocaman bir paket çikolata çıkarıyor yine heybesinden, “alın alın” diyor, yine” bizim çikolatalar gibi değil ama…” demeyi ilave etmeyi unutmuyor. Elbette “bizim” her şeyimiz daha güzel(!?)

Neşeli neşeli bize Ürdün’ü anlatıyorlar. Onlar da Suriye’ye gezmeye gelmişler. “Mutlaka Ürdün’e gelin” diyorlar “orada da görülecek çok şey var”. Özellikle bir kanyondan ve bir Roma şehri olan Petra’dan söz ediyorlar. İndiana John’s orada çekilmiş onlardan öğreniyoruz. Biz de seyahat portföyümüze onların bu teklifini kaydediyoruz, hatta arkadaşımız İsmail hemen gitmeyi teklif ediyor ancak bizim kızın okulu var ve onlar kadar serbest değiliz. Gençlerin anlattıklarından sonra Ürdün gezisi beni de cezp etmiyor değil elbette.

Şam istasyonunda duruyoruz. Arapçasıyla Dımaşk şehri, İngilizcesiyle Damascus. Araplar Şam ismini bütün bölgeye veriyor ve Bilad-iş Şam diyorlar, Şam Ülkesi. Şehre Şam demek bir Osmanlı Türk tabiri olsa gerek. Tıpkı Cezayir’in başkentine Cezayir, Tunus’un kine Tunus demek gibi. Gençler bavullarımıza yardım ediyorlar, onlar sadece küçük çantalara sahipler. Aile ve çocuklar olunca bavul sayısı artıyor mecburen.

İstasyonda bizi mihmandarımız karşılıyor. Daha üst geçitten inerken aşağıda bekleyenlere bakıyor eşim ve işte diyor şu kız olmalı Rümeysa. Aşağıda bir Türk kızı edasıyla duran sadece o var, kendinden emin, ayakları yere sağlam basan, cesur bir eda bu. Bir taraftan güler yüzlü, bir taraftan damarıma basmayın tepemi attırmayın, tavrıyla etrafını kolaçan ediyor. Araplardan Suudi Arabistan’da öğrendiğim deyimleri hatırlıyorum birden. Onlar Türk kanımı harekete geçirme, Türk kafamı attırma manasına gelen deyimlerle celalli oldukları zamanları anlatırlar. Hakikaten Türkler Araplara göre daha savaşçı ruhlu daha mücadeleci daha celalli, izzet-i nefsine dokunulunca gözü hiçbir menfaati görmeden saldıran insanlar. Kadınları bile öyle, Arap kadınları kuşkusuz daha itaatkarlar. Bu yüzden bizde de baskıcı yönetimler tarih boyunca hep olagelmiş, ancak kısa vadeli sindirme başarısı gösterebilmişler uzun vadede Türkler hep bildiklerini okumuş otorite tanımamışlar.

Yine Üstad’ın ilmi Araplar’a ve kuvveti Türkler’e pay eden Hutbe’i Şamiye’sini hatırlıyorum. Çok doğru eskiden bu böyle vuku bulmuş, alimler Araplar’dan, savaşçılar Türkler’den çıkmışlar ve biri beyin biri pazu olmuş birbirlerini kollamışlar. Ancak şimdilerde Arap dünyasında böyle bir ilmi birikimden söz etmek zor. Zira ilim de hürriyet istiyor, pek çok yazar çizer ve alim, siyasi baskılar sebebiyle susmak zorunda kalıyor yoksa kendini hapiste buluyor. Allah sonumuzu hayretsin.

Merdivenlerden inerken aklımdan geçenleri bir tarafa bırakıp Rümeysa’ya el sallıyorum. “Evet bu o” sıcacık bir “merhaba” diyor. Bilirsiniz “Selamun aleyküm” sıradan bir insana “Merhaba” yakın dosta, gönülde yeri olana, evinize gelene söylenir aslında. “Merhaba” Arapça’da sıradan bir selamlaşma değildir ve karşılaştığınız herkese söylenmez. Selamın bir “seni seviyorum” içerenidir “Merhaba”. Türkçe’de bu anlam kayıp gitmiş maalesef.

Rümeysa bizi alıp otelimize götürüyor, zaten Allah razı olsun rezervasyonları da önceden o yapmıştı. Bu çıtı pıtı kız altı yıldır Suriye’de okuyor, önce Arapça öğrenmiş şimdi de Arap Dili ve Edebiyatı okuyor. Kendisiyle en yakın arkadaşım vasıtasıyla tanışıyorum. Mükemmel Arapça konuşuyor, elbette fusha ve tane tane söylüyor kelimeleri. Böylesini anlamak ne kadar kolay, El- Cezire muhabirleri gibi. Başörtüsü mağduriyetini hayra tebdil etmeye çalışan kızlarımızdan biri o da. Gelince Türkiye’de bir Arapça kursu açmayı hayal ediyor. Ben kendisine ilk öğrencisi olacağım konusunda söz veriyorum, zira hakikaten Türkiye’de hele de bayanlar arasında ortadan daha ileri seviyede Arapça bilen ve bunu öğretebilecek olana rastlamak çok zor. Gidilen kurslar ancak sizi orta seviyeye kadar yetiştirebiliyor ekseriyetle. Elbette istisnaları vardır.

Otelde biraz sorun yaşıyoruz, bize söz verilen oda söz verildiği gibi ayarlanmamış, ve görevli burnu büyük bir tarzda konuşuyor akşamın bir saatindeyiz ve bu saatte bu yorgunlukla başka yer arayamayacağımız o da biliyor ve bize sanki para ödeyerek değil de minnetle orada kalıyormuşuz muamelesi yapıyor. Rümeysa’dan öğreniyorum ki bu Şamlıların genel tavrı, yani biraz burnu büyükler ve turizme alışık değiller. Kesinlikle “müşteri velinimetimiz” gibi davranmıyorlar.

Oysa ben Mısır günlerinden hatırlıyorum ki bir Mısırlı’ya ne isterseniz “hadır” der ve yapmaya çalışır, elbette bunu sizden alacağı “bahşiş” için yapar ama yine de işinizi görürsünüz. Sinirlenerek ama bir gece burada kalmaya mecbur bir şekilde odalarımıza çıkıyoruz. Bavulları bırakıp bir gece turu yapıyoruz şehirde. Hem merkezi yerlere bakacağız hem de bir sonraki gün kalmak üzere otel arayacağız. Şehrin göbeğinde eski tren istasyonu var. Hicaz Demiryolu Şam istasyonu, öyle güzel ki, ışıklandırılmış, bir gelin edasıyla geçmişten bize bakıyor ve bizi geçmişe baktırıyor. Sonunda bütçemize uygun bir yer bulup bir sonraki güne rezervasyon yapıyoruz. Şimdi yemek yiyecek bir yer bulma zamanı...

Rümeysa’nın bizi götürdüğü yer buraya gelişinde Tayyip Erdoğan’ın da gittiği yermiş. “Şamiyyat”, hakikaten tipik Şam işi bir restoran. Ortada bir fıskiyeli havuz olmazsa olmaz, ve her şey ahşap dekore edilmiş, oymalı ve sedef kakmalı. Burada her yerde sigara içiliyor, çocuklar için ve eşimin astım bronşit ciğerleri için temiz havalı bir yer bulamıyoruz. Mecburen oturuyoruz. Sadece sigara olsa yine iyi, burada kadın erkek herkes yemek sonrası nargile içiyor. Hem de meyveli filan değil, tömbeki denilen cinsinden. Ne yapalım alışmak zorundayız. Restoran hem temiz hem de yemekler muhteşem, bizim doğu sofrasına göre daha çok çeşit mezeleri daha fazla çeşit kebapları ve salataları var, üstelik biz 7 kişiyiz ve koca masa donatıldığı halde ve şehrin en iyi lokantasında gayet makul bir ücret ödüyoruz. “Türkiye’de böyle bir yemeğe birkaç kattan daha fazla para öderdik” diyoruz.
Yemek sonrası yorgunlukla tekrar, beğenmesek de, hiç temiz bulmasak da otele dönüyoruz, o kadar yorgunuz ki bunu umursayacak halde değiliz. Sabah çok erken kalkacağız koca şehir bizi bekliyor.

Mona İSLAM




15 Şubat 2013 Cuma


BİLAD-İŞ ŞAM NOTLARI

İlk Durak Halep, Zekeriyya’nın Şehri…

Epeydir özlediğim beklediğim Suriye gezisine nihayet çıkıyoruz. İlk durağımız Halep, kuzeyden başlayarak ülkenin belirli tüm şehirlerine gitmeyi planlıyoruz. Halep, Gaziantep ve Hatay’dan birer saat uzaklıkta bir şehir. İçinde oldukça fazla Türk barındırıyor. Sokakta size Türkçe hitap eden, bir kavmiyet duygusu ile yardım eden insanlara rastlayabiliyorsunuz bu şehirde. Nedendir bilinmez biraz bakımsız bir şehir Halep, Gaziantep’le karşılaştırılınca arada dağlar kadar fark var denilebilir. Toprak aynı, üzerinde yetişenler aynı, dağ taş yeryüzü şekilleri aynı, ancak insan unsuru farklı olunca neler değişiyor anlayabiliyorsunuz burada.

Kaldığımız otel eski bir paşa konağından yahut eşraftan bir Arap köşkünden çevrilmiş bir bina. Buralara kimileri butik otel de diyorlar. Ortada bir fıskiyeli havuz, avlu ve sedef kakmalı koyu renk ahşap mobilyalar, etrafta balkonlar çepeçevre uzanıyor ve buralarda orta avluya bakan odalar var, içleri de Arap evlerine uygun döşenmiş, sade ama ince zevkli tipik Suriye iç dekorasyonu. Bir Arap evine misafir olamadığımız için bulunanla idare edip insanların evlerinin içlerini de hayal etmeye çalışıyoruz. Üstte bir cam kubbe daire şeklindeki binayı çeviriyor, altta merdivenlerle inilen bir lokanta bulunuyor, eski zamanlarda bir mutfak olarak kullanılmış ve konağın yemekleri burada pişirilmiş belli ki. Avluda oynayan çocukları, her bir kapıdan çıkan aile efradını hissediyorum sanki, biraz daha dinlesem birazcık daha burada kalabilsem sanki işiteceğim, duvarların anlatacak çok şeyi var. Ben dilini bilmesem de…

Burada etrafı kendi çabamızla gezeceğiz. Oteldeki görevli kıza azıcık Arapçamla önceden internette bakıp öğrendiğim Halep’te görülecek yerleri soruyorum. Kendimi konuşmak için epey sıkmam, kelimeleri hafızamdan, eskilerden, derinlerden çağırmam gerekiyor. Hala Arapça konuştuğumda babam gözlerimin önüne geliyor, sesler gırtlağımda boğum boğum.

 Sorduktan sonrası kolay zira konuşabildiğimden daha iyi anlıyorum, anlayabildiğimden daha iyi okuyorum. Bize bir harita üzerinden tarif ediyor kız göreceğimiz yerleri, mıntıkaların isimlerini öğreniyorum çünkü taksi şoförüne söylemem gerekecek ve otelin adresini de alıyorum. Görevli kıza “Hz. Zekeriya’nın kabri nerede?” diye soruyorum. Bilmiyor, bakıyorum boynunda bir haç var, “Allah Allah!”  diyorum Hristiyan’sa Hz. Zekeriya’nın kabrini bilmesi gerekmez mi? “Ne yapalım dışarıda bir yerlerde soracağız” diye düşünerek ayrılıyoruz otelden.

İlk gittiğimiz yer Halep Kalesi, muhteşem bir yer, tüm şehir buradan kolaylıkla görülebiliyor. “Aslında gece çıkmak daha güzel olur” diyoruz, ancak ışıklandırma pek de iyi değil bu kalede, dolayısıyla gece tırmanmak akıllıca olmasa gerek. “Üstelik girişte bilet kestiklerine göre belki de belirli bir saatte kapatılıyordur” diye düşünüyoruz. Bu kale Selahattin Eyyubi tarafından yaptırılmış. Hala ayakta, hala güzel, hala heybetli. Bize Rumeli Hisarını hatırlatıyor. Ortasında sonradan yapıldığı belli bir açık hava tiyatrosu var. Demek burada da konserler veriliyor.

Bir grup ilkokul çocuğu öğretmenleriyle beraber kaleyi gezmeye gelmişler. Etrafımızı sarıveriyorlar. Eşim on yıllık öğretmenlik tecrübesiyle onları toparlıyor ve kızımızla birlikte bir fotoğraflarını çekiyor. Çok meraklılar, çok sıcak kanlılar, nereli olduğumuzu soruyorlar, söyleyince de bir soru yağmuruna tutuluyoruz, bize “hoş geldiniz” diyorlar hep bir ağızdan. Anlıyoruz ki bildikleri birkaç Türkçe kelime var. Çocukların kimi başörtülü, kimi baş açık, serbest kıyafet giymişler, formaları yok. Tepeye çıkacağız, zirveye kadar “ana kaman ana kaman” diyerek onlarla yarışıyorum şaşkınlıkla bana bakıyorlar, zira bu “Ben de ben de” ammice söylenmiş bir söz, kitaptan öğrenilen bir şey değil, kendi çocukluğumu ve çat pat konuştuğum kuzenlerimi hatırlıyorum, bu onlardan ve şimdi de Suudi Arabistan’da bulunan minik yeğenlerimden öğrendiğim bir şey. Çocuk Arapçası yani. Çocuklar kendileriyle merdivenleri koşarak çıkan ve kendileri gibi konuşan bu Türk teyzeye, “Ne biçim Türk ne biçim teyze” der gibi gülüyorlar. Bilemiyorum onlar mı daha mutlu yoksa ben mi…

Minik arkadaşlarımdan ayrılarak, yola birlikte çıktığımız arkadaşlarımızla Osmanlı çarşısına giriyoruz. İki aileyiz, hanımlar elbiselere, bluzlere başörtülere bakıyoruz, erkekler ise Arapça müzikler arıyorlar. Bir şey beğenemiyoruz çünkü Arap kadınlarının zevkleri apaçık ki bizimkine benzemiyor, her şey abartılı bir biçimde süslü, pullu, işlemeli nakışlı. Başörtüler bile öyle. Bakıyoruz beyler de alışveriş işini Şam’dan İstanbul’a dönüş günlerine bırakmak istiyorlar. Zira alınanları onlar taşıyorlar. Vakit öğle de oluyor Emevi camiine giriyoruz namaz kılacağız. Tevafuk o ki Hz. Zekeriya türbesi de burada. Çok seviniyorum. Ben onu bulmadan o beni buluyor. Dua ediyoruz.

Oradaki hanımlar Türkiye’den geldiğimi duyunca biz nasılsa her vakit geliyoruz edasıyla beni nezaketle ön tarafa alıyorlar. Selam veriyorum, “geldim işte” diyorum, “sana geldim.” Bu aramızda paylaşılan bir sır gibi, insan bir sırrı paylaştığı kimseye ne kadar yakın olur, artık ondan kopabilir mi, bilakis ona teslim olmuştur. Elhamdülillah. Dua ediyorum “Allah’ım bizi Zekeriya(as)’ın şefaatine nail et, berzahta da, mahşerde de, cennette de ona dost ve yaren kıl, beni de Hz. Meryem gibi onun himayesine ve tedrisine ver” diyorum. İşaret bekliyorum tıpkı onun gibi, işaret az sonra geliyor. Hem nebi, hem şehid olan Hz. Zekeriya sanki konuştu konuşacak, bir şey olacak hissediyorum.

Dışarı çıkıyoruz beylerle şadırvanda buluşuyoruz. Açız ve nerede yemek yiyebileceğimizi soruyoruz esnaftan birilerine, bize bir lokanta tarif ediyorlar, Halep yemeklerini buradan yememizi söylüyorlar. Adresi alıp yürüyoruz. Bakalım bulabilecek miyiz, “Babül Ferec’e nasıl gideriz?” diye soruyoruz, “yakın” diyorlar. Tarif ediyorlar, yürümeye devam ediyoruz. Yanımızda hem benim kızım var hem de arkadaşımızın bebeği. Az sonra yine soruyoruz, esnaftan adamlar yanımda iki erkek varken neden benim onlarla konuştuğumu yadırgasalar da bir şeyler anlatıyorlar eşimin yüzüne bakarak. O ne dediklerini anlamıyor ben birazcık tercüme ediyorum.

Tam bu sırada işaretim geliyor. Elinde satmaya çalıştığı sakızlar olan bir küçük çocuk yanımıza yanaşıyor ve eşimi çekiştirerek, “Dayı ben biliyorum götüreyim mi sizi?” diyor Türkçe olarak. Eşim çok seviniyor, çocuğun başını okşuyor ve “tamam” diyor “hadi bakalım bizi oraya götür”. Yürürken soruyoruz çocuğa Türk olduğunu ama burada doğduğunu söylüyor bize, adını soruyoruz Zekeriya diyor. “İşte” diyorum eşime, “işaret bu, Zekeriya(as) şimdiden bize şefaat etmeye başladı, bu tevafuk anlamsız mı?” “Bize yardım eden çocuğun adı da Zekeriya” Herkes gülümsüyor, yeniden “elhamdülillah” diyoruz, görmek isteyen için her yer işaretlerle ayetlerle dolu.

Epey yürüyoruz, yolda çocukla eşim sohbet ediyorlar, yol boyunca anlıyoruz ki onların yakın kavramı ile bizimki aynı değil. Zaten halkın tamamı epeyce zayıf, pek şişman insana rastlamıyoruz, çok zengin bir mutfakları olmasına rağmen kilolu değiller, belli ki her yere yürüyorlar. Bebek yerinde rahat ama annesi kale tırmanışından sonra epeyce yorgun varıyoruz menzilimize. Zekeriya’ya yüklü bir bahşiş verip teşekkür ederek ondan ayrılıyoruz. İsmail ilave ediyor, “Belki Hz. Zekeriya şefaat imkanını bu sadaka şartına bağlamıştır, verelim.” İsterseniz yol sadakası, isterseniz ayakların hakkı diyelim, Zekeriya memnun biz memnun ayrılıyoruz.

Yemek sonrası Halep sokaklarını arşınlamaya devam ediyoruz. Ermeni mahallesine giriyoruz, burada güzel kiliseler göze çarpıyor. Ne yazık ki kapalılar girmek istesek de giremiyoruz. Etrafta mebzul miktarda gümüşçü var, kız kardeşimin anlattıklarından biliyorum ki Suriye’de gümüş işçiliği çok çeşitli ve güzel, fiyatlarda ne kadar fark var bilemiyorum, belki Türkiye’den azıcık daha ucuz olabilir. Ama zaten kendimi gümüş sevdasına kaptırmış biri olarak işin bu tarafını umursamam ne mümkün. Çok güzel taşlar kullanıyorlar. Mercan, yeşim, siyah inci, akik çok çeşitli gümüşlerin içinde kullanılmış.  Bir madalyon ucu alıyorum. Her şeyin fiyatı pazarlığa tabii burada, kim ne kadar tutturabilirse, blöf yapsanız bazen inandırabiliyorsunuz bazen satıcı sizden kurnaz çıkıyor. Ama Türk olmanız Halep’te lehinize işliyor, Türkler için birazcık daha indirim yapıyorlar.

İnsanları bekletmemek için kendimi gümüşçüler çarşısından zor atıyorum. Bana kalsa orada saatlerce vakit geçirebilirim. Altına gelince, burada altın da tıpkı elbiseler gibi pek bize uygun değil, kırmızıya yakın renkte fazla şatafatlı hatta rüküş takılar yapıyorlar. Böyle bir şeyi bizim memlekette takmaya utanırsınız. En azından benim gördüğüm kadarıyla öyle. Yoksa, zannım o ki Türkiye’nin güneydoğusunda da kadınlar bu kadar yoğun altın takabiliyorlar, elbette parası olanlar. Halep’te de her bir takı başlı başına bir kuyumcu dükkanı, neredeyse hiç sade bir şey yok.

Not: Bu savaşan epey önce yapılmış bir gezinin notlarıdır. Şimdi kim bilir gezip gördüğümüz yerler ne haldedir.


Mona İSLAM







GÜNEŞ GİBİ AŞK DA DOĞUDAN DOĞAR

Doğulu kadın aşk ile müebbeten maluldür. Tıpkı doğulu erkeklerin savaşla ve kanla maluliyeti gibi. Aşk batıda Romeo’ya atfedilebilir ancak doğuda aşkın temsilcisi Züleyha’dır. Yani kadındır. Aşk yapısı itibariyle dişil bir eylemdir zira, maşukun Kaf dağının zirvelerinde parlayan güneş gibi göz kamaştırması, aşıka diz çöktürmesi, elini kolunu bağlayıp acze düşürmesi, kadına yakıştırılır bizim oralarda. Aşkın çarptığı kişi bir ömür boyu mahkumdur, edilgendir, kafes ardındadır, çaresizdir, kurtarılmaya muhtaçtır. Onu dizlerinin üzerinde bir ömür boyu beklemekten kurtaracak tek bir kişi vardır.

Güneşin kavurduğu Beyrut sokakları, güller şehri, aşk şehri, savaş şehri Beyrut. Feyruz’un nağmelerinde ete kemiğe bürünmüş, İsrail toplarıyla dövülmüş, daracık sokakları ve cumba kafeslerinden bakan kadınları ile kanımıza giren şehir. Yaşı kaç olursa olsun kadınlarının kadın gibi olmaktan, aşka zincirlenmekten ar etmediği şehir. Barutun ve tutkunun beraberce kol gezdiği sokaklarda, bir ölümün ardından yahut bir düğünden geldiği ayırt edilemeyen zılgıt sesleri. Ölümün aşkı, bombaların insan kardeşliğini öldüremediği şehir.

Bu şehirde insanlar tatlısı ekşisi acısı ile karışmış, iç içe geçmiş yaşarlar. Sünni Şii Müslümanlar, Dürziler, Hristiyan Araplar, Maruniler, Ermeniler. Birbirlerinden ayırd edilemez biçimde iç içe geçmiş birbirine yapışmış, özleri karışmış karamel gibidirler. Biraz şeker, biraz limon, biraz acı biber, biraz tarçın her biri birbirine iyice yedirilecek ve bir daha asla ayrılamayacakları kadar hep beraber  aşkta kaynatılacak, savaşta çeliklenecek. Birbirlerinin düğünlerine giderler, cenazelerine iştirak ederler, bayramlarını kutlarlar, asla kınamaz küçük görmez, oldukları gibi kabul ederler .Bir zamanların İstanbul’u için anlatılan  sosyal manzara bugün Beyrut’ta halen mevcuttur. Doğu dediğimiz şey de kanaatimce bu iç içe geçmişlik bu barış ve kardeşlik halidir. Batının topları  100 yıldır bu barışı ve kardeşliği dövmektedir. Beyrut belki de yıkılmaması için dua etmemiz gereken son kaledir. İnsanların pekala birlikte yaşayabileceklerini,  birbirlerini sevebileceklerini, yoklukla, ölümle başa çıkabileceklerini gösteren son kale…

Caramel filmi bir güzellik salonunda mutad bir şekilde bir araya gelen beş kadının hayat öykülerini, aşklarını, dramlarını anlatır. Layal  evli bir adama aşıktır. Adı gibi "Geceler' gibi kördür gözü. Sonu olmayan bir tutkunun peşinden gittiğini fark edemez. Zira orası Beyrut'tur , orada güneş akılları bulandırıp kalpleri kaynatacak kadar kızgındır. Çünkü Araplar'da sevmek düşünmekten, kalp akıldan daima önce gelir. Akılsızına kolaylıkla rastlamak mümkün olduğu halde , kalpsizine rast gelmek zordur bu insanların. Onlar kalpleriyle yaşayan bir halktır. Batılıların zıddına, doğulular bir şeyden vazgeçeceklerse akıldan vazgeçerler.

 Nesrin modernlikle İslami gelenek arasında gidip gelmekte olan, neyi niçin yaptığını bilemeyen tipik bir Arap kızıdır. Dinle ilişkisi, nişanlısını ve kendisini gelin olarak kabul edecek olan aileyi, hoşnut etme çabasından ibarettir. Savurduğu saçlarını toplar, tokaların ardına saklar, bluzunun kollarını indirir, bileziklerini ortadan kaldırır ve aile ile tanışma yemeğine gider. Kendini olmadığı biçimde mazbut gösterir. Bu mış gibi yapmaların ardında onu büyük sorunlar beklemektedir.

 Rima Arap geleneğindeki süslü püslü kadın imajına inat, erkek gibi giyinmeye çalışmakta, bu yolla haklarını elde edeceğini, en azından kendini aşk acısından koruyacağını ummaktadır. Sonunda taşan dişiliğin cazibesine o da dayanamaz. İki çocuk annesi bir başka kadın, eşi tarafından daha genç bir kadın için terk edilmenin acısını, her gün kuaföre gelerek çıkarmaya çalışmaktadır. Bunun gibi tanıdık ve bizden öyküler anlatılmaktadır Arap dünyasının içinden. Kadınlar için bir zihin tazeleme bir içe bakış, erkekler için bilinmeyen bir dünyanın keşfi gibi bu film…

“Bırakınız erkekler birbirleriyle savaşsınlar” dercesine iç içe geçmiş hayatları, dostlukları, paylaştıkları sırları ile kadınların naif dünyasını içtenlikli bir dille anlatır yönetmen Nadine Labaki. Doğu toplumlarında aşk, evlilik, kadın dostlukları, kuşak çatışması, batı etkisi gibi kavramları bizim dünyamızdan, bizim dilimizle anlatmış. Bir annenin kızına “Evlilik karpuz gibidir içini açıp bakmadan ne çıkacağını bilemezsin” öğüdüyle temsil edilen filmde, ne flört ne de gayri meşru hiçbir ilişkinin, bize evlilik hakkında fikir veremeyeceği, evliliğin bir kısmet ve hatta bir sürpriz paketi olduğu gerçeği yansıtılır. Batının determinist, lineer zaman algısı ile sebeplerle sonuçları görebilme çabası evlilik söz konusu olduğunda fiyasko ile sonuçlanır. Bu biz doğulular için yaşadıkça öğrenilen, öğrenildikçe hayatımıza bilgelik katan, kontrol edemeyeceğimiz şeylere teslim olmayı ve ancak teslim olarak huzura ermeyi netice veren bir süreçtir. Bizim evliliklerimiz bu yüzden hala ayaktadır. Bizde bu yüzden hala sahici aşklar azalmış da olsa mevcuttur. Biz doğulu kadınlar, risk alırız, güveniriz, sonucu ne olursa olsun teslim olmayı biliriz. Ceremesini de çekeriz o ayrı...

Bombalar patlayabilir, binalar yıkılabilir, insanlar ölebilir. Ama biz dünyanın merkezinde yaşayan insanlar, binlerce yıllık tarihten gelen bilgelikle ölülerimizi gömer ve düğünlerimizi yaparız. Güneşin her gün doğuşu ile yeniden aşkla tutunuruz hayata, birbirimize. Kalbi olan için daima ümit vardır. Acı ile tatlıyı karıştırmayı bir adet haline getirenlerin canını acıtmak kolay değildir. Kadınların yıllar geçse de pencerelerde sevgililerini bekledikleri coğrafyalarda savaşan erkekleri mağlub etmek de kolay olmasa gerek…

Batı ile doğu arasında sıkışmış , kimlik karmaşasına girmiş bizim gibi  insanlara kim olduklarını, kendileri olurlarsa nasıl da rahat edeceklerini anlatan, dudaklarınıza bir tebessüm kondurup giden, bir gün mutlaka Beyrut’a gitmeliyim dedirten bu filmi izlemelisiniz..

Mona İSLAM

14 Şubat 2013 Perşembe


AŞK İSTEYENE ÖLÜM VERİLİR, BU İYİ BİR ALIŞVERİŞTİR

Aşk ölüme mıhlıdır. Kimi aşkını kurtarmak için ölüme koşar, kimi ölümün adımlarını duysa da sevgilinin menzilinden ayrılamaz. Gerçekte sevgi ölüme rağmen vardır, ve ölüme meydan okur. Hiç kimse sevgilinin gözlerine bakılan doyumsuz beş dakikayı, ölümle sarmaş dolaş olmak pahasına istemiyorsa, “seviyorum” demesin. Bu söz ona memnudur. Onun aşkın tek bir harfini bile telaffuzu, haddini bilmezlik, serserilik, hatta edepsizlik addedilir.

İnsan sevmeyi bilmeyebilir. Bencil olabilir. Nasıl olsa elden çıkacak bir hayata, öyle ya da böyle son bulacak bir ilişkiye, vazoda en geç bir hafta sonra leş gibi kokacak olan çiçeklere itibar etmeyebilir. Ama söyleyiniz, kim kaybeder, çiçekler mi, elbette hayır. Çiçekler onları kısacık ömürlerinde hayran hayran seyredecek, onların üzerlerindeki satırları bir şiir edasıyla okuyacak, kokularında sarhoş olacak birini mutlaka bulurlar. Bu çiçeklerin yazgısıdır. Çiçeklere, ve aşka talip olmak nesneden çok özneye yarayan bir vecibedir . Bu yüzden aşkta karşılık aramak ahmaklıktır, ehli aşk ücretini peşin alır.  Seven kelebek misali bir gün için de olsa, konduğu çiçekle kendine varoluşuna sonsuz bir anlam katar. Aşkın kişinin bünyesinde ince ince işlediği, kelebek kanatları kabilinden hikmet ve kemalat, uğruna her şeyin verilebileceği kadar kıymetlidir.

Sevgi hele de sorumluluk duygusu ile birleşirse onda rahmet tecellileri göz kamaştırır. Hasta olmuş eşinin yanından kendi yaşamı da tehdit altında iken dahi ayrılmayan, onun alnındaki teri silen, istifra ettiğinde başını bir yere vurması endişesiyle alnını tutan bir kadından daha güzel bir yaratık var mıdır ? Ya da ihtilalin boğduğu şehirlerde, kalabalıkların taşkın bir nehir gibi aktığı sokaklarda eşini bulup korumaya çalışan bir erkekten daha olağan üstü bir varlığa rastladınız mı? Hangi biçim, hangi kostüm, hangi parfüm, bir insanı sevgisi için ölüme koşmaktan daha çekici kılar ki? Kim aşk için dökülmüş kanın ve terin necis olduğunu iddia edebilir? Zira sevgili bir gün morarıp tefessüh edecek cesedi için sevilmez, o ruhu için sevilir, ruh ise uğruna her şeyi fedaya değer bir cevherdir.

“The Painted Veil”, Duvak sadece böyle bir ölüm aşk sarmalının öyküsünü göz önüne sermekle kalmıyor, aynı zamanda kişinin sevgiyi ancak hayatla ölümün iç içe olduğu bir yaşam içinde öğrenebileceğini, aşkı da merhameti de ölümde demlemeden içmenin tatsız olacağını anlatıyor bize. Steril hayatlar yaşayan, ölümü kalplerinin, evlerinin, sohbetlerinin, hatta şehirlerinin dışına çıkaran modern insanların neden sevmeyi beceremediği kafamıza dank ediyor. Ölümü kovan, aşkı da kovar çünkü…

Benzer bir fikre Thomas Mann’ın  “Venedik’te Ölüm” romanında da rastlıyoruz. Yazar kitapta aşkı sebebiyle bir salgın hastalığın baş gösterdiği Venedik’ten  ayrılamayan, aklı her ne kadar ülkesine dönmesini emretse de, kalbine söz geçiremeyen bir adamı anlatır. Romanın kahramanı için ölüm alınacak ufak bir risk, aşk için ödenecek minik bir bahşiştir. Onun için ölümün gözleri, en az aşkı tutuşturan İtalyan kahvesinin acı, siyah ve sert tadı kadar çekicidir.
Aşkın sonsuzlaştırdığı dakikaları birer tesbih tanesi gibi evirip çevirir sona yaklaşır. Salgın hastalığı ciğerlerine hazla çeker. Son gördüğü yüz sevdiğinin yüzü olduktan sonra ölmek ne gam?

Hiçbir sevgiliye candan geçmeden kavuşulamaz. Sevgili aşkına karşılık hayatınızı ister. Ancak hayatını, ruhunu, canını  armağan etmiş olanlar, onun sonsuz tebessümünü hak edebilirler. Sufilerin dediği gibi seyr-i suluk aşkla başlar. Aşkı isteyene ölüm teklif edilir, bu alışverişte pazarlık yoktur. Ancak ölümü alıp koynuna koyanlar, iki dünyada da daima En Sevgilinin koynunda olacaklardır. Onlar kazanan taraftadırlar. Diğerleri için hayat, yalnızlık, sefalet ve hüsrandan ibarettir. Sevenler değil aslında sevemeyenlerdir her şeyini kaybedenler…

Mona İslam