28 Şubat 2013 Perşembe


HAYATLA ÖLÜM ARASINDA BİR ÇİZGİ : NİL


Uzaklara gitmek ölmek gibidir.

Bulunduğun şehirden çıkıp başka şehirlere dilini bilmediğin başka coğrafyalara gitmek bana her zaman ölmüşüm hissi verir.Yaşam koşulları içerisinde olmazsa olmaz zannettiğiniz şeyler burada anlamsızlaşır.

Yatağınızdan başka yerde uyuyamayan huysuz nefsiniz burada homurdanmaktan vazgeçer. Üzerinize giydiğiniz kıyafet örtme ve ısıtma işlevi görüyormuş, sizin kimliğinizin imajınızın bir göstergesi değilmiş anlarsınız. Adını bilmediğiniz hatta telaffuz edemediğiniz yemekler yersiniz. Memlekette burun kıvırdığınız şeyler orada size tatlı gelir. Nimeti fark edersiniz. Dört beş günlük seyahatte ne yediğinizin bir önemi yoktur. Maksat doymak ve hastalanmamaktır. Yeme içmeyle, televizyonla, internet sörfüyle zaman kaybetmez kaldığınız otelin kaç yıldızlı olduğuna aldırmazsınız. Çünkü oraya gece geç saatte gider, sabah erkenden dışarı fırlarsınız.

Gezilecek görülecek yerler vardır. Dinlenecek hikayeler vardır. Alınacak ibretler vardır. Takip edilecek tarih izleri vardır. Sizin maksadınız budur, orada bulunuş sebebiniz de öyle. Bunu aklınızdan çıkarmazsınız. Az uyur, çabucak yer ve tüm enerjinizi maksadınıza temerküz edersiniz. Aslında tüm hayatınızda yapmanız gerektiği gibi.

Herkes seyahatlerinden kendine özel semboller seçer. Ben Nil’i seçtim. Eski Mısırlılar Nile taparlarmış. “Hayatın kaynağı Nil’dir.Yaşam Nil’de başlar” derlermiş. Bu arada büyük tanrıları güneşi de unutmaz. Nil’in doğusunu, yani güneşin doğduğu yeri hayata, batısını yani battığı yeri de ölüme ayırırlarmış. Nil’in doğusuna şehirlerini imar etmişler, tarlalarını buraya yapmışlar, batıyı da mezarlıklara ayırmışlar.

Ölüm vadisi, Sakkara, öyle bir vadi ki insana hakikaten ölümü hatırlatıyor. Bir çöl  ki üzerinde ne bir ot, bir diken bitiyor, ne yılan, ne de akrep yaşıyor. Kül rengi gri bir toprak, göz alabildiğince uzanan sonsuz grilik insana boşluk , hiçlik hissi veriyor.Tüyler ürpertici. Bir korku filmi platosunu andırıyor adeta. Piramitler ve sıradan insanların mezarları. O zamanlar ölüme hayattan daha çok önem verilmiş olsa gerek ki, kalan tüm eserler ölülere ait, tüm  izler de ölümün izleri.

Mezarlarına neler koymamışlar ki, erzak, silah, at arabası, mücevherler, parfümler, duvarlarda mevtanın hayat hikayesini anlatan kabartmalar, ölüme hayat rengi verebilmek,son bulan göz nuru cana nefes aldırabilmek için her şeyi denemişler.Çabalamış, insan eliyle yapılabilecek olan her şeyi yapmışlar. Ama yine de ölümün egemenliğine direnememişler.Yenilmişler. Hem de birer birer değil tüm bir medeniyet olarak ölmüşler. Belki de onlar bu piramitleri Haman’a yaptırırken, Allah’a ok atıp meydan okurken zaten ölmüşlerdi. Sanki Allah Firavuna “Bugün senin sadece cesedini kurtaracağız” derken bunu kastediyor. Sadece maddi olanın korunduğu, materyalizmin zirvesi bir medeniyet. Her şey taş kesilmiş. Yahut ben o cesetler medeniyetinde bunu hissettim.

Nilde ismi Hayy öyle cıvıl cıvıl tecelli ediyor ki. Cennet nehirlerinden denilmesi de bundan herhalde. Bütün Mısır topraklarının sadece yüzde sekizi yerleşime açık, o da sadece Nil kıyısından ibaret. Ona “Cornice al Nil” diyorlar. Nil sahili. Muhteşem bir sahil. Nil yeryüzündeki nehirlerin sultanı olsa gerek.

 Hayran olduğum Nil kıyısında, Nil deltasında portakal yetişiyor. Araplar için portakalın önemi büyük. Portakallar her yerde, her öğünde yeniyor, her köşe başında portakal satılıyor. Seyyar arabalar portakal taşıyor.Yaz kış portakalla haşır neşir olmaktan  fıtratları da portakala benziyor. Rahatlatıcı, ferahlatıcı, ve sağlıklı ve renkliler.

Efendimizin portakal benzetmesini Kuran okuyan mümin için yapıyor. “Kuran okuyan mümin portakala benzer kokusu da tadı da güzeldir”.  Mısırlılar çok güzel Kuran okuyorlar. Çok da iyi insanlar. Neşeliler fakirliklerine aldırmıyorlar. Güler yüzlüler. Misafirperverler. Sizi bildikleri tüm Türkçe kelimelerle ağırlamaya hoş amedi etmeye çalışıyorlar. Trafikleri tam bir keşmekeş, arabaların tamamı vuruk olmasına karşın, trafikte bile hiç kavga etmiyorlar. Portakalları, kahveleri ve Nilleri onlara yetiyor. Dünyanın en zengin insanları gibi davranıyorlar. Keşke biz de bu kadar tok gözlü olabilsek…

En çok hoşuma giden de bize, yani eşlerimize Osman Bey demeleri oldu. Onlar için Türkler Osman bey. Bunu hem Osmanlı Devletine hem de Hz Osman’a bizi nisbet ettikleri için söylüyorlar. Mısırda ismi Hayy sadece Nilde değil tüm şehirde, tüm insanlarda tecelli ediyor herkes erkenden kalkıyor, büyük bir hareketlilik, büyük bir telaş, büyük bir devinim var, tüm Kahire’de. Şehir sizi biraz dağınık, oldukça bilge ve alabildiğine şen şakrak bir hatun gibi karşılıyor. Mısırlı kızlar gibi. Herkes sürekli bir yerlere koşuyor. Ama koşarken size gülümsemeyi ve Ya Sadiyk Türki demeyi unutmuyorlar,Türk arkadaşım.

Elbette gördüklerimiz arasında sona bırakılması gereken, ağzımızda onun isminin tadıyla veda etmeyi istediğimiz  biri vardı. Biraz buruk, biraz kanlı bir tad, ama yine de güzel bir tad bırakıyor Hazreti Hüseyn ağızlarımızda. Kahire’nin merkezinde El Ezher’in karşısında  İmam Huseyn mescidini görüyorsunuz tüm vakarıyla. İmamın kabri burada. Mübarek bedeni burada yatıyor, başı hariç. Onun Şama gönderildiği söyleniyor, adı büyük İmamla aynı sayfada anılmaması gereken melunun görebilmesi için . Orada defnedilmiş mübarek başı. Dua ediyoruz mübarek İmamın mübarek ağabeyine , canımızdan aziz babasına, cennet sultanı anasına ve  dedelerin en güzeli Efendimize.

Burada Efendimizi ilk kez bir dede olarak tasavvur ediyorum. Hep genç hayal ettiğimiz O İki Cihan Serveri  dedelerin en şirini oluyor gözümde. Bir yönünü  daha öğreniyoruz Efendimizin.Ve her güzel şeyin bitimi gibi Mısıra da Ona salatu selamla veda ediyoruz.

Bir gün bu hayata da aynı şekilde veda edebilme umuduyla.

Mona İSLAM



27 Şubat 2013 Çarşamba


BİLAD-İŞ ŞAM NOTLARI 6

Şam’a veda, gök bizi ağlayarak uğurluyor…

Bugün Şam’a veda günümüz. Bir grup Türk öğrenci ile de görüşüp tanıştıktan küçük moral desteklerle onlara umut verme çabasından sonra gidiyoruz işte. Bu sözünü ettiğimiz arkadaşlar başörtüsü mağduru olup şerri hayra tebdil etmeye ve Arapça öğrenerek burada eğitim yapmaya gelmiş arkadaşlar. Biraz sıkıntılılar. Hem zorlukla içinden geçtikleri durumun yeterince takdir edilmeyişinin, canım başınızı açıverseydiniz söylemlerinin, anlaşılmamanın üzüntüsünü yaşıyorlar. Hem de Şam’a gelmeyi seçtikleri için Avrupa’ya giden arkadaşlarının yanında ikinci sınıf muamele gördüklerinden şikayetçiler. Demek dindarlarımız bile Arapça öğrenimini önemsemiyorlar ne acı.

Oysa bizim Arap Dili ve Edebiyatı okumuş, tercümanlara, dil öğretmenlerine Türkiye’de ne kadar çok ihtiyacımız var. Türkiye’deki Arap Dili ve Edebiyatı bölümlerinin ne kadar yetersiz olduğu, İlahiyatçıların dahi ne kadar zayıf Arapçaya sahip olduğu herkesçe malum. Ne kadar çok kitap Arap ülkelerinden buraya, buradan da oraya çeviri yolu ile gitmeyi bekliyor. Kitaplar ve fikirler üzerinden tanışmaya ihtiyacımız var. Çocuklarımızın birbirlerinin masallarını hikayelerini dinlemeye ihtiyacı var. Birbirimizin şarkılarını mırıldanmaya ihtiyacımız var. Bu yeniden bir ümmet olmanın olmazsa olmazı değil mi? Nasıl bundan gaflet edebiliriz.

O kızlar dar imkanlarla Arap öğrencilerin bile okumaya çekindiği bir bölümde okuyorlar, Arap Dili gibi ağır bir alan seçmişler ve büyük bir yükü sırtlanmışlar. Bizden maddi manevi destek beklemeye hakları var. Bizim de onların eğitimlerini bitirip memlekete geldiklerinde bize öğreteceklerine ihtiyacımız yok mu? Hiç kimse bu memlekette okuduğu Kitab’ı yüzünden değil anlayarak okumak istemiyor mu? Yahut hiç değilse dindarlarımızın çocuklarına İngilizce öğretmek kadar Arapça öğretmeye de hevesi yok mu?

Arkadaşlara destek olmaya çalışıyoruz, hatta birine bizzat geldiğinde öğrencisi olma sözü veriyorum. Hem kendim, hem kızım için. Yaptıkları şeyin öneminden bahsediyoruz onlara, Allah’tan umut kesmemelerini ileriye dönük olmazları olduracak bir Rabbe iman ettiğimizi hatırlatmaya gayret ediyoruz. Hem onlara, hem kendimize. “Bizim yapabileceğimiz çabalamak” diyoruz, “ve siz de tam bunu yapıyorsunuz, öyleyse kazandınız ecrini karşılığını akıbetini Allaha bırakın. Emin olun sizi mahzun bırakmayacaktır.” Onlara bir umut verip karşılığında gayret alarak vedalaşıyoruz. Her hicret dönmek için yapılır ve biz de onların dönüşünü bekliyoruz.

Kızların haline mi bizim halimize mi bilinmez dışarıda yağmur yağıyor. Öyle bir yağmur ki eteklerimiz dizlerimize kadar sırılsıklam oluyor. Şam’ın bütün sokakları yıkanıyor. Kabirlerinde yatanlara, yer üstünde yaşayanlara, camilerine kiliselerine, kuşlarına, kedilerine, Şam-ı şerif’in mübarek müekkel meleğine selam verip yeniden görüşmeyi diliyoruz. Buradan ayrılırken bir yabancı memleketten ayrılır gibi hissetmiyoruz. Taksi şöförünün sözlerini mırıldanıyorum” Şaab-utTürki şaabus Suri, nafsüşşaab”(Türkiye halkı ve Suriye halkı aynı halk) “Hakan Albayrak dışişleri bakanı olsa nasıl olurdu?”esprileri yapıyoruz giderayak. Son olarak hatıra kabilinden klasik ve popüler Arap müzik cd leri alıyoruz doldurabildiğimizce çantalarımıza. Görüntü kaybolsa da, ses kaybolmasın hayalimizde Şam’ı İstanbul’a taşıyalım istiyoruz.

Dilerim bir gün ayrılmamak üzere birlikte olur bu halklar, bu topraklar, bu kültür, bu müzikler. Dilerim bir gün Arap kardeşlerimizle İngilizce anlaşmak, gavurun dilini aramıza sokmak zorunda kalmadan şakalaşmak, gülüşmek, hüzünlenmek, muhabbet etmek nasip olur bize. Dilerim bir gün biz çocuklarımıza Arap masallarını anlatırız da onlar çocuklarına Türk masalları söylerler. Arap entelektüellerin yazıları kitapları Türkçe’ye Türk entelektüellerinki Arapça’ya çevrilir umarım. Sevgili arkadaşım İsmail bana romantik diyor, ama ben inanıyorum, zira her şey önce inanmakla mümkün oluyor. Nasıl, ne zaman Allah-u Alem bis Savab(Allah doğrusunu bilir) Kim bilir belki bu yolculuklar bile buna bir mukaddimedir. Herkesi bulabildiği ilk fırsatta Suriye’ye gitmeye davet ediyorum.

Bir sıla-i rahim tazeler gibi, bir istiğfar eder gibi.
Bir kendi ile tanışır, geçmişi ile barışır gibi.
Her türlü ırkçı burnu büyüklükten azad olur gibi.
Hatta kendine aynada bakar gibi…

Not: Yazılar savaştan önce yazıldı, elbette şimdi gitmenizi tavsiye etmem, dileriz oradaki kardeşlerimiz için de bölge için de ortalık durulur, huzur gelir de yine ziyaretleşmeler başlar.
Mona İSLAM



25 Şubat 2013 Pazartesi


BİLAD-İŞ ŞAM NOTLARI 5

Malule, isteyip kucaklayamadığım şehir…

Bugünkü yolculuğumuz Şam’a bir saat uzaklıkta bir kasaba, Malule. Burası bir hristiyan kasabası, az sayıda Müslüman da var elbette ama kahir ekseriyet hristiyan. Hz. İsa(as) ve annesinin burada 16 yıl geçirdikleri söyleniyor. Hristiyan söylenceleri çok çeşitli olduğundan inanalım mı bilemiyoruz.

Epeydir hiç bu kadar temiz bir kasabaya girmemiştim, acı ki hristiyanların evleri sokakları daha temiz ve bakımlı. En tepeye manastıra doğru tırmanışa geçiyoruz, burası Seyyide Takla Manastırı, Anadolu’dan bu bölgeye kaçmış ilk hristiyanlardan bir kadın Seyyide Takla. Roma askerleri onu kovalamışlar ve buraya kadar takip etmişler. Bir dağın eteğine gelmiş ve Allah’a dua etmiş, Allah dağı ikiye yarmış ve arasından da su içmesi için bir minik dere akıtmış. Kadıncağız askerlerin elinden kurtulmuş. Onu bulamamışlar. Sonra burada onun adına bir manastır kurulmuş. Yukarıya çıkıyoruz, mezarının bulunduğu söylenen bir odada bir rahibe bekliyor. Elinde şiş ve yün bir şeyler örüyor sükunetle. Burada rahibeler siyah başörtü siyah elbise giyiyorlar, aynı bazı Arap kadınları gibi. Dışarıda görseniz rahibe olduklarını anlamazsınız.

Manastırda etrafta yazılı duaları okuyoruz, Seyide Takla bizi koru diyorlar. Hristiyanların böyle şirke düşüşü ne acı. Onu koruyan Allah’a değil de ona dua ediyorlar. Kadın hakikaten bir mübarek olmalı zira dağ gözümüzle gördüğümüz bir anahtar kilit ilişkisi içerisinde birbirinden ayrılmış, azıcık ittirsen yine bir ve bütün olacak parçalar yerlerine tastamam oturacak. Kanyon gibi bu geçitten geçiyoruz. Uzakta yamaçta bir büyük İsa heykeli görüyoruz. Bu burada gördüğümüz tek heykel zira doğu kiliseleri de ortodokslar gibi heykele karşılar, sadece resim yapıyorlar.

Az ilerideki tabelayı takip edince Sun Temple(Güneş Tapınağı) çıkıyor karşımıza. Eskiden en büyük tanrı sayılan güneşe adanmış bir mabet bu sonradan kiliseye çevrilmiş, eski sütunlara rastlıyoruz ve içerideki görevli bize iki bin yaşından daha büyük olduklarını haber veriyor. Kiliseye çevrilme sırasında kullanılan ahşap da Almanya’ya karbon testine gönderilmiş ve 2000 küsur yıllık Lübnan Sediri çıkmış. Yani ilk hristiyan müminlerin kilisesinde bulunuyoruz, burada Rabbe ibadet ve niyazda bulunmuş tüm ehli tevhit için Fatiha okuyoruz. Onlarla ahirette tanışmayı umuyoruz. Burada çok hoş tasvir ve resimler var, en yenisi iki yüz yaşında olan bu resimlerde melekler, bazı peygamberler ve tabii ki Hz. İsa ve Meryem figürleri var. İtikadi yönü bir tarafa, etkileyici oldukları tartışılmaz.

Görevli kadın bize burada sadece Aramice konuşulduğunu ve dünyada bu dili kullanan tek kasaba olduklarını söylüyor. Çocuklarına ilk olarak Aramice öğretiyorlarmış ve sonra Aramice hem Arapça’nın hem İbranice’nin kök dili olduğundan diğer dilleri öğrenmeleri çok kolay oluyormuş. “İster misiniz?” diyor “size Aramice bir dua edeyim?” “Olur” diyoruz. “Ne okuyacaksınız?” diye soruyorum. “Rabbin duası” diyor. İncil’den bir dua bu bize İsa Efendimiz öğretti ve biz de hep okuyoruz” diye ekliyor. Bu Hz.İsa’nın Allah’a ettiği dua ve kimi İslam alimlerince tevhit delili olarak kullanılıyor. Deniliyor ki İsa(haşa) Allah olsa idi Allah’a dua etmez, “bana dua edin” derdi. Duada tevhide aykırı bir şey olmadığı kanaatine vardığımızda kadın duaya başlıyor. Aramice hakikaten büyüleyici bir dil, bazı kelimeler Arapça’ya benziyor anlıyorum benzemeyenleri kaçırıyorum.

Dua bitimi içimden kadına sarılmak geliyor. Yahut “Çağrı” filminde Necaşi’nin dediği gibi yere bir çizgi çekip “sizinle bizim aramızda şu kadar fark var” demek istiyorum. Ama duruyorum, Suriye’nin göbeğinde yaşayan binlerce yıldır müslümanlarla iç içe olan bu insanlar Efendimizi(sav) inkar ediyorlar. Bu bana sınır koyuyor. Onu sevmeyenleri sevesim gelmiyor. Hidayetleri için dua ediyor ve oradan ayrılıyoruz.

Akşam oldu, bir küçük büfede oturup sandviç yedik ve Naffara Kahvesine kahve içmeye ve “Hakevati” dinlemeye gidiyoruz. Burası çarşı içinde bir küçük kahvehane, Suriye’de kahvehanelere kadınlar da gidiyorlar. Tahta masa ve sandalyeler, nargileler, duman altı, bekliyoruz. Hikaye anlatıcısı çıkacak ve bize o kadim zamanlardan kalma hikayelerden birini anlatacak. Necip Mahfuz hikayelerindeki ortama hikaye anlatıcılarına hayalimde gider ve kadim Arap gecelerinin bu hoş geleneğini yaşamaya çalışırdım. Şimdi hayallerim gerçek oluyor.

Hikayeci yaşlı bir adam, arkadaşımızın söylediğine göre biraz da çapkın, gelen kızlara yabancı olduklarını da fark ederse “Ya Latif” diye laf atarmış. Zaten burada laf atma genelde böyle oluyor “Ya Latif” diyorlarsa bilin ki size kur yapıyorlar. Amca yaşını başını almış, elinde bir eski kılıç, başında fes, gözünde gözlük diğer elinde tuttuğu kitabın sayfalarına gömülmüş anlatmaya başlıyor. Kitaptan okuduğunu görünce önce seviniyorum, anlayacağım diye ama ne yazık ki sukut-u hayale uğruyorum, kitap da ammice yazılı. Ama bu amcanın anlatımından, sesinin yükseliş ve alçalışından, el kol hareketleri ile hikayeyi canlandırışından, arada sırada birilerinin fısıldayarak konuştuğunu işitirse kılıcını sehpaya indirişinden haz almamak mümkün değil. Akşam da çökmüş iyiden iyiye ve masal dinler gibi uykumuz geliyor, İsmail’in tömbekisi de fonda dumanlı mistik bir hava yaratıyor.

Bakıyoruz trende ve Süleymaniye Külliyesinde karşılaştığımız Türk arkadaşlar da buradalar. Bu hikayeci Şam’in meşhur bir motifi olmalı ki gelenler muhakkak buraya uğruyorlar. Maalesef biz fazla kalamıyoruz bir bebek ve bir çocuk var yanımızda, üstelik eşimin ciğerleri hırıldıyor ve ilaç kullanıyor. Buranın dumanı da dayanılacak gibi değil. Ama şu baharatlı kahveleri yok mu, harikulade. Kahveyi çektikten sonra içine kakule katıyorlar, her kahvecide bir çuvalda kahve çekirdekleri diğerinde kakule taneleri duruyor. İsteyen kakule katmayabiliyor. Ama ben bu kokuyu pilavda da kahvede de çok seviyorum. Araplar “mustaka” dedikleri bu baharatı ikisine de koyuyorlar. Elbette bu kelime benim Suudi Arabistan’da öğrendiğim bir kelime, belki Suriyeliler kakuleye başka bir şey diyorlardır.

Bir Şam gecesini daha bütün cıvıltısı ve kıpırtısı ile arkamızda bırakıp uyumaya gidiyoruz. Çocuklarla ancak bu kadar gece sefası oluyor…

20 Şubat 2013 Çarşamba


BİLAD-İŞ ŞAM NOTLARI 4.

Eski bir kentin anlattıkları…

Bugün Busra yolcusuyuz. Busra Ürdün sınırına yakın bir kasaba, ve eski dönemlerde çok mühim bir kentmiş. Şimdi neredeyse bir ölü şehir, elbette içinde yaşayanlar da var ama, eski Roma yıkıntılarının arasından çıkan köylü çocukları insana gerçek değilmiş hissi veriyor.

Busra Efendimizin 9 ila 12 yaşları arasında amcası Ebu Talib ve kafilesiyle birlikte ticaret maksadıyla Şama giderlerken uğradıkları ve konakladıkları kentin adı. Burada Efendimizin devesinin dinlendiği yeri bir mescid yapmışlar ve adına “Mabrak an Naka Mescid”(Mubarek deve mescidi) demişler. Yine onun yanında bir eski zaman camisi daha görüyoruz, uzun yıllar ilim talebeleri yetiştirmiş bir medrese burası, meşhur alim İbn- Kesir bu medresede yetişmiş. Şimdi sadece bir eski eser gibi ziyaret ediliyor namaz kılınmıyor burada.

Az ileride taşlarla örülü yolda yürüyünce karşınıza Bahira Manastır’ı çıkıyor. Efendimizi görüp amcasına bu çocuğu Şam’a götürme Yahudiler görürlerse onu öldürürler diye tembih eden, üzerinde giden bulutu müşahede eden zat-ı muhterem Bahira. Ona bir Fatiha yolluyoruz, Manastır hala onun ruhaniyetini barındırıyor adeta. İçi boş terk edilmiş ama hala tüylerinizi haşyetle ürperten bir havası var mekanın.

Yine biraz ötede bir kilise çan kulesi görüyoruz, ancak oradan ezan okunuyor, buraya Ömer Camii diyorlar, Hz. Ömer zamanında kiliseden camiye çevrilmiş halen kullanılıyor. Çan kulesini dönüştürme ihtiyacı hissetmemişler, yapıyı bozmamışlar, iyi de etmişler. Zaten bu mabed Roma’dan kalma bir tapınakmış, üzerinde Roma kalıntısı bazı kakmalar ve taş oyma resimler var, sonradan üzerleri örtülmüş, bilinmez kilise olduğunda mı cami olduğunda mı kapatılmış bu desenler. Ancak anlaşılan o ki binlerce yıldır burada ibadet ediliyor.

Busra’yı çok seviyoruz, sanki her taşın her sütunun her kırık heykelin anlattığı şeyler var bize. Efes’de bulunan antik şehrin bir benzeri de burada bulunuyor, taşlara oturuyoruz, kaybolmuş sesleri bulup çıkarmaya çalışıyoruz, bizim gibi kimler geldi geçti bu taşların üzerinden kim bilir? Az ileride bir Roma Hamamı var, oda oda dizayn edilmiş büyük bir hamam burası, her şey düşünülmüş oturma yerleri, su akan yerler, mermerler itina ile düzeltilmiş. Hamamın adı çok komik epey bir gülüyoruz. “HAMAM MANJAK” Biz onu “hamam manyak” diye okuyoruz. Üzerine epeyce espri yapılıyor, kahkahalarımız duvarlardan aksediyor.

Son olarak ziyaret yerimiz büyük amfitiyatro, Aspendos mu yoksa Busra Amfitiyatrosu mu daha güzel karar veremiyoruz. Romalılar tarafından yapılmış ve halen de kullanılıyor, akustik harikulade, en tepeye tırmanıyoruz, sahneye çıkıyoruz, fısıltı ile de konuşsanız en yukarıdaki sizi duyabiliyor. Şu an hoperlorlar döşeniyor, akşama burada bir konser var. İlginç olan şu ki, Selahattin Eyyubi zamanında bu tiyatro toprakla doldurulup kapatılmış, alt katlardaki kulis gibi kullanılan odalar ise ahır yapılmış, gerekçesi “günah” öyle içtihat etmişler, ne diyelim…

Ürdün sınırına yakın olduğumuz için burada hava Şam’a göre sıcak. Paltolarımızı çıkarma ihtiyacı hissediyoruz, ileride bir küçük kafeterya var, oradan meşhur felafilli sandviç yiyoruz, hakikaten çok güzel. Bu sırada bir satıcı eşime bazı sikkeler satmaya çalışıyor, besbelli ki antika bunlar. Belki de kazdıkları bir yerden çıkardılar, tarihi eser kaçakçılığı suçlamasından korkarak adamı reddediyoruz, belli mi olur havaalanında belki bunlarla ülke dışına çıkamayız. Otobüs geliyor, Şam’a dönüş yolundayız yine.

Bu gece Şam’da ilginç bir yere gideceğiz, Şazeli Tekkesine, haftanın iki günü zikir var. Biz de merak ediyoruz, o havayı paylaşmak güzel olacak mı? Kadınlar üst kata erkekler aşağıya yerleşiyoruz tekkeye. İlahiler okunuyor, def çalınıyor, okuyanların sesleri harikulade, bir adam dönüyor. Sema ediyor demiyorum, dönüyor, zira üzerinde ne sema tennuresine benzer bir şey var, ne de hareketleri semaya benziyor, kelimenin tam anlamıyla dönüyor adam, yüzünde bir tebessüm, sanki dans ediyor ve çok eğleniyor. Açıkçası bu durum benim pek hoşuma gitmiyor. Bir Mevlevi Semaında hissettiğim ruhaniyatı hissedemiyorum burada. Bir saat kadar kalıyoruz, ancak zikir için iki saat daha beklememiz gerekiyormuş, öğreniyoruz. Yorgunuz ayrılıyoruz. Beylerden duyduğum kadarıyla onlar ortamdan çok etkilenmişler, bana “Demek senin tarzın değil” diyorlar. Yine de böyle bir ortamı teneffüs ettiğimize memnun ayrılıyoruz oradan.

Gece açık meyve suyu satan yerlerden birine uğruyoruz. Burada her meyveyi taze taze sıkıp kocaman bardaklarda değişik karışımlar halinde size sunuyorlar. Bir tabureye oturup içiyorsunuz, üstelik çok ucuz. Bizde bir minik bardak taze sıkılmış portakal suyuna epey para verirsiniz. Burada Almanların bira bardaklarına benzer koca bardaklarda her tür normal veya tropikal meyve gözünüzün önünde sıkılıyor ve size gayet ucuza sunuluyor. Şam’da en çok bu meyve sularını özleyeceğim galiba. Neticede yorgunluğun üzerine içilen meyve sularından sonra iyice uyku bastırıyor….


17 Şubat 2013 Pazar


BİLAD-İŞ ŞAM NOTLARI 3.

Geçmişe yolculuk…

Sabah erkenden kalktık, bu pis otelde kahvaltı etmek niyetinde değiliz. Rehberimizin de yardımıyla buralarda hoş kahvaltı çeşitleri bulabileceğimiz bir yer bakıyoruz. Bir küçük dükkan var ancak bugün cumartesi ve burada tatil olduğundan herkes dışarıya kahvaltıya çıkmış, zorlukla yer buluyoruz. İlginç yemekleri var, nohutlu humusa benzer ama içinde başka şeyler de bulunan bir sıcak yemek geliyor, bizdeki omletlerin yerine bunu yiyorlar. Kızarmış hellim peynirine benzer bir peynir de ilave ediyorlar yanına, ben babamın her sabah yapa geldiği şeyi istiyorum, “FUL”.Getiriyorlar ama bu çok yağlı ve belli ki fulün cinsi aynı değil. Bu daha çok bizim kara bakla dediğimiz şeye benziyor, anlıyorum ki bu da ne Suudi Arabistan’da ne de Mısır’da yenilen cins yemek değil. Yine güneyli damarım tutuyor. Zaten Mısır’da yapılan en güzeli bile babamın sabahları pişirdiğine benzemiyordu ki. Onunki başkaydı…

Kahvaltı sonrası arkadaşlarla Hamidiye çarşısına uzanıyoruz. Burası bugün çok kalabalık, hafta sonu izdihamı olsa gerek. Sultan Abdülhamit tarafından yaptırılmış bu çarşı ve İstanbul’daki Kapalı Çarşı’ya, Mısır’daki Han el Halili Çarşısı’na, Bosna’daki Başçarşı’ya benziyor. Osmanlı her yere aynı imzayı atmış. Bir şeye bakamıyoruz, ve en iyisi bölgenin en huzur veren mekanı Süleymaniye Tekkesine gitmek. Burası bir külliye olmasına rağmen burada tekke adıyla anılıyor, demek en ziyade tekkesi etkili olmuş diyoruz. Sultan Vahdetinin ve Osmanlı Hanedanından pek çok şehzadenin hanım sultanın mezarı burada. Bu külliye Mimar Sinan’ın acemilik dönemi eseri, ancak böyle acemiliğe can kurban. Bahçenin bence en hoş tarafı altında ağzım kulaklarıma vararak fotoğraf çektirdiğim portakal ağacı. Bahçe portakal ağaçları ile dolu, üzerleri portakallarla yıkılıyor, izin alıp koparıyoruz, limon gibi ekşiler. Yine cennette portakal ağaçları diliyorum, ama böyle ekşi olanları olmasın lütfen! Bu dünyada her şeyde bir kusur bulunuyor değil mi?

Külliyenin ardından Emevi Camiine geliyoruz. Önce dışarıda Selahattin Eyyubi’nin kabrini ziyaret ediyoruz, hemen yanında bir Jüpiter tapınağı kalıntısı bulunuyor, sonradan kiliseye çevrilmiş bir tapınak burası ancak kilise de yıkılmış, şimdi sadece yıkık taşlar görülüyor. Yan tarafında Emevi Camii bulunuyor. Dikdörtgen şekilde yapılmış bu camii orta avlusu sarı mermerden tam ortadaki minareye gelin minaresi deniliyor. Bir de meşhur İsa(as) minaresi var. Hz. İsa’nın buraya ineceği umuluyor. İçeriye giriyoruz, burada Hz. Hüseyin’in makamı bizi karşılıyor, mübarek başının konulduğu yere içimiz sızlayarak dokunuyoruz, okuyoruz okuyoruz, ardından hemen yanında İmam Zeynel Abidin Efendimizin namaz kılmayı adet edindikleri yer var, oraya da gidip duaları onun ruhuna yolluyoruz. Mescid’in erkekler bölümünde, Hz.Yahya(as)’ın kabri bulunuyor, ona da mübarek babasına verdiğim selamı veriyorum, ve “geldim işte” diyorum. Fatihalar gönderiyorum.

Az ileride dört mihrap var, dört mezhebin imamları burada uzun yıllar ayrı ayrı mihraplarda namaz kıldırmışlar tabileri de onlara iktidaen kendi mihraplarında namaza durmuşlar. İleride hutbe irad edilen makam var. Yere oturuyorum Üstad’ı Şam Hutbesini verirken hayal etmek istiyorum. Belki de onun Alem-i İslam’ın içinde bulunduğu parçalanmışlık için deva niyetine söylediklerinin burada söylenmiş olması tesadüf değildir, belki bu bir işarettir. Belki ümmetin tevhidi de buradan başlayacak neden olmasın. Belki şimdiki Türkiye Suriye yakınlaşması buna bir işarettir. Devlet binalarının girişinde “Tesekkurler Erdogan” yazıyor. Taksi şöförleri “Erdogan İsrail’ e Ali Osman tokadı, Maşallah”,”Türkiye Suriye nefsüşşaab”(Türkiye Suriye halkı aynı) diye ilave ediyorlar. Suriye devleti sair Arap devletleri gibi “Arap olmayanlar işimize karışmasın” demiyor. İnşallah her şey umut edildiği gibi gelişir…

Sonraki durağımız ibn-i Arabi türbesi. Burada da müthiş bir manevi hava var. Sanki Şeyh ölmemiş buralarda bir yerde gizlenmiş bizi izliyor gibi. Kabrin dibine oturuyoruz, bekliyoruz, sanki bize bir şey verecek, alıp gideceğiz. Buradan ayrılınca Hz. Zeyneb’in türbesine yola koyuluyoruz. Bu Şam’ın dışında taşrada muhteşem süslü bina edilmiş bir cami ve türbe, minareler bile bir kadını andıracak biçimde dantel gibi örülmüş, kubbe altın bir gerdanlık ve mavi çiniler de sanki masmavi işlemeli bir elbise gibi. Burada daha çok Şiiler var ziyarette. Hz. Zeyneb, bilindiği üzere Hz. Hüseynin kızkardeşi, eşini de bırakıp Kerbela yolunda ağabeyine eşlik etmiş, onun şehadetinden sonra esir edilip Şam’a getirilmiş. Kendisine konuşmaması buyurulduğu halde konuşmaktan ve Hz. Hüseyin’in davasını anlatmaktan vazgeçmemiş. Onun sesi olmuş. Bu mescide çok derin duygular hissedeceğimi umuyordum, ancak öyle olmadı, zira kapıdan itibaren ağlayanlar, ağıt yakanlar, yerleri öpenler, secde edenler beni de kızımı da rahatsız etti, mekanın sukünetine yakışmayacak şeyler oluyor, insanlar çaput bağlıyor, kilit takıyor, kafese el yüz sürüyorlardı. Tek kelimeyle tuhaftı…

Yine bu yakınlarda bir kabristan var. Duyduk ki Ali Şeraiti merhum orada defnedilmiş, yürüyoruz, buraya kadar gelmişken onu görmemek olmaz. Acaba neden burada gömülmüş diye de düşünmeden edemiyoruz. Soracak kimse yok zira mihmandarımız bu saatlerde yanımızda değil.

Akşamüzeri bütün şehri tepeden gören bir mıntıkaya çıkıyoruz, bir kahve içimi oturup ışıl ışıl bu şehri izliyoruz. Camiler, kiliseler araçlar, insanlar. Burada nüfusun yüzde altmış küsuru ancak müslüman. Bilemiyoruz Şam toprağın üstündekilerle mi altındakilerle mi bu kadar hayattar bu kadar canlı. Bir arkadaşımın selam dileğini hatırlıyorum bu tepede, “Şam-ı Şerifin meleğine selam olsun” diyorum. Şehirlerin de müekkel melekleri var elbette ve ahirette onlar güzel tarafları ile baki olacaklar.

Bütün günün yorgunluğu üzerimizde ruhumuz bedenimize zor sığarken kendimizi odalarımıza atıyoruz, uyuyor muyuz sızıyor muyuz belli değil…

Mona İSLAM

16 Şubat 2013 Cumartesi


BİLAD-İŞ ŞAM NOTLARI 2

Bugün Şam yolcusuyuz. Şam’a otel müdürünün önerisi üzerine trenle gitmeye karar verdik. İki aile olduğumuz için ya bir minibüs tutmamız gerekecekti ki, minibüsler çok pahalıydı, yahut şehirler arası otobüs ile gidecektik. Yanımızda bir kartpostal bebeği olduğundan, küçük hanım yol boyunca huzursuz olmasın istedik ve trende daha özgür olacağımıza karar verdik. Bizim küçük hanım da ilk kez trene bineceği sevinciyle bu karara hemen onay verdi. Artık her ailede küçük hanımların dediği oluyor galiba…

Halep tren istasyonuna geldik, tekrar pasaportlarımıza baktılar, burada dakika başı pasaport soruyorlar. Türk olduğumuzu anlayınca da kontrolör annesinin de Türk olduğundan bahis açtı, ama maalesef kendisi Türkçe bilmiyormuş. Halep’te Türk olmak sanki hoş bir misafir olmak, eski bir dostu yeniden görmek gibi karşılanıyor. Tren zamanında kalktı, beklediğimizden daha moderndi. Halep şehrinin eskiden çok güzel olduğu belli, ama yaşlanmış bir hanım gibi bakımsız ve pejmürde halini görünce, insan treni böyle modern beklemiyor. Ancak yönetim bu trenleri yeni almış ve yolculuk hem ucuz hem gayet konforlu yapılıyor.

Yol boyunca kuzeyden güneye hareket edeceğiz. Önce Hama sonra da Humus kentlerini geçeceğiz. Trenle tıngır mıngır giderken arazi gitgide yeşilden sarıya dönüşüyor. Buralarda portakal ve zeytin yetiştiriliyor. Kentler çok fakir, insanlar ise epeyce ürkek ve hayattan pek ümitvar görünmüyorlar. Eşim eğilip kulağıma Hama’da bundan önceki yönetimin epey bir ölüme sebebiyet verdiğini, siyasi bir isyanın bu şekilde şehri kırıp geçirerek bastırıldığını anlatıyor. “Evet” diyorum “insanların yüzünde bu ifade var, sindirilmişlik, korkutulmuş ve bezdirilmiş birer çift göz.” Kim bilir belki yeni yönetimle biraz daha rahat etmiş görünüyorlar.

Trene aynı kompartımana bir grup Türk genci biniyor. Bir tanesi eşimi tanıyor. Diğerlerine söylüyor, selamlaşıyorlar. “nasıl tanımazsınız?” diye soruyor arkadaşlarına, onlar Ürdün’de okuyorlar. Eşim takılıyor onlara, “siz yokken ben başbakan oldum” diyerek. Klasik bir Türk ikramı ile karşılaşıyoruz, delikanlı çantasından Suriye işi poğaçalar çıkarıyor sıcak sıcak, “bakın” diyor “bizimkilere benzemez ama çok güzeller, deneyin” ardından kocaman bir paket çikolata çıkarıyor yine heybesinden, “alın alın” diyor, yine” bizim çikolatalar gibi değil ama…” demeyi ilave etmeyi unutmuyor. Elbette “bizim” her şeyimiz daha güzel(!?)

Neşeli neşeli bize Ürdün’ü anlatıyorlar. Onlar da Suriye’ye gezmeye gelmişler. “Mutlaka Ürdün’e gelin” diyorlar “orada da görülecek çok şey var”. Özellikle bir kanyondan ve bir Roma şehri olan Petra’dan söz ediyorlar. İndiana John’s orada çekilmiş onlardan öğreniyoruz. Biz de seyahat portföyümüze onların bu teklifini kaydediyoruz, hatta arkadaşımız İsmail hemen gitmeyi teklif ediyor ancak bizim kızın okulu var ve onlar kadar serbest değiliz. Gençlerin anlattıklarından sonra Ürdün gezisi beni de cezp etmiyor değil elbette.

Şam istasyonunda duruyoruz. Arapçasıyla Dımaşk şehri, İngilizcesiyle Damascus. Araplar Şam ismini bütün bölgeye veriyor ve Bilad-iş Şam diyorlar, Şam Ülkesi. Şehre Şam demek bir Osmanlı Türk tabiri olsa gerek. Tıpkı Cezayir’in başkentine Cezayir, Tunus’un kine Tunus demek gibi. Gençler bavullarımıza yardım ediyorlar, onlar sadece küçük çantalara sahipler. Aile ve çocuklar olunca bavul sayısı artıyor mecburen.

İstasyonda bizi mihmandarımız karşılıyor. Daha üst geçitten inerken aşağıda bekleyenlere bakıyor eşim ve işte diyor şu kız olmalı Rümeysa. Aşağıda bir Türk kızı edasıyla duran sadece o var, kendinden emin, ayakları yere sağlam basan, cesur bir eda bu. Bir taraftan güler yüzlü, bir taraftan damarıma basmayın tepemi attırmayın, tavrıyla etrafını kolaçan ediyor. Araplardan Suudi Arabistan’da öğrendiğim deyimleri hatırlıyorum birden. Onlar Türk kanımı harekete geçirme, Türk kafamı attırma manasına gelen deyimlerle celalli oldukları zamanları anlatırlar. Hakikaten Türkler Araplara göre daha savaşçı ruhlu daha mücadeleci daha celalli, izzet-i nefsine dokunulunca gözü hiçbir menfaati görmeden saldıran insanlar. Kadınları bile öyle, Arap kadınları kuşkusuz daha itaatkarlar. Bu yüzden bizde de baskıcı yönetimler tarih boyunca hep olagelmiş, ancak kısa vadeli sindirme başarısı gösterebilmişler uzun vadede Türkler hep bildiklerini okumuş otorite tanımamışlar.

Yine Üstad’ın ilmi Araplar’a ve kuvveti Türkler’e pay eden Hutbe’i Şamiye’sini hatırlıyorum. Çok doğru eskiden bu böyle vuku bulmuş, alimler Araplar’dan, savaşçılar Türkler’den çıkmışlar ve biri beyin biri pazu olmuş birbirlerini kollamışlar. Ancak şimdilerde Arap dünyasında böyle bir ilmi birikimden söz etmek zor. Zira ilim de hürriyet istiyor, pek çok yazar çizer ve alim, siyasi baskılar sebebiyle susmak zorunda kalıyor yoksa kendini hapiste buluyor. Allah sonumuzu hayretsin.

Merdivenlerden inerken aklımdan geçenleri bir tarafa bırakıp Rümeysa’ya el sallıyorum. “Evet bu o” sıcacık bir “merhaba” diyor. Bilirsiniz “Selamun aleyküm” sıradan bir insana “Merhaba” yakın dosta, gönülde yeri olana, evinize gelene söylenir aslında. “Merhaba” Arapça’da sıradan bir selamlaşma değildir ve karşılaştığınız herkese söylenmez. Selamın bir “seni seviyorum” içerenidir “Merhaba”. Türkçe’de bu anlam kayıp gitmiş maalesef.

Rümeysa bizi alıp otelimize götürüyor, zaten Allah razı olsun rezervasyonları da önceden o yapmıştı. Bu çıtı pıtı kız altı yıldır Suriye’de okuyor, önce Arapça öğrenmiş şimdi de Arap Dili ve Edebiyatı okuyor. Kendisiyle en yakın arkadaşım vasıtasıyla tanışıyorum. Mükemmel Arapça konuşuyor, elbette fusha ve tane tane söylüyor kelimeleri. Böylesini anlamak ne kadar kolay, El- Cezire muhabirleri gibi. Başörtüsü mağduriyetini hayra tebdil etmeye çalışan kızlarımızdan biri o da. Gelince Türkiye’de bir Arapça kursu açmayı hayal ediyor. Ben kendisine ilk öğrencisi olacağım konusunda söz veriyorum, zira hakikaten Türkiye’de hele de bayanlar arasında ortadan daha ileri seviyede Arapça bilen ve bunu öğretebilecek olana rastlamak çok zor. Gidilen kurslar ancak sizi orta seviyeye kadar yetiştirebiliyor ekseriyetle. Elbette istisnaları vardır.

Otelde biraz sorun yaşıyoruz, bize söz verilen oda söz verildiği gibi ayarlanmamış, ve görevli burnu büyük bir tarzda konuşuyor akşamın bir saatindeyiz ve bu saatte bu yorgunlukla başka yer arayamayacağımız o da biliyor ve bize sanki para ödeyerek değil de minnetle orada kalıyormuşuz muamelesi yapıyor. Rümeysa’dan öğreniyorum ki bu Şamlıların genel tavrı, yani biraz burnu büyükler ve turizme alışık değiller. Kesinlikle “müşteri velinimetimiz” gibi davranmıyorlar.

Oysa ben Mısır günlerinden hatırlıyorum ki bir Mısırlı’ya ne isterseniz “hadır” der ve yapmaya çalışır, elbette bunu sizden alacağı “bahşiş” için yapar ama yine de işinizi görürsünüz. Sinirlenerek ama bir gece burada kalmaya mecbur bir şekilde odalarımıza çıkıyoruz. Bavulları bırakıp bir gece turu yapıyoruz şehirde. Hem merkezi yerlere bakacağız hem de bir sonraki gün kalmak üzere otel arayacağız. Şehrin göbeğinde eski tren istasyonu var. Hicaz Demiryolu Şam istasyonu, öyle güzel ki, ışıklandırılmış, bir gelin edasıyla geçmişten bize bakıyor ve bizi geçmişe baktırıyor. Sonunda bütçemize uygun bir yer bulup bir sonraki güne rezervasyon yapıyoruz. Şimdi yemek yiyecek bir yer bulma zamanı...

Rümeysa’nın bizi götürdüğü yer buraya gelişinde Tayyip Erdoğan’ın da gittiği yermiş. “Şamiyyat”, hakikaten tipik Şam işi bir restoran. Ortada bir fıskiyeli havuz olmazsa olmaz, ve her şey ahşap dekore edilmiş, oymalı ve sedef kakmalı. Burada her yerde sigara içiliyor, çocuklar için ve eşimin astım bronşit ciğerleri için temiz havalı bir yer bulamıyoruz. Mecburen oturuyoruz. Sadece sigara olsa yine iyi, burada kadın erkek herkes yemek sonrası nargile içiyor. Hem de meyveli filan değil, tömbeki denilen cinsinden. Ne yapalım alışmak zorundayız. Restoran hem temiz hem de yemekler muhteşem, bizim doğu sofrasına göre daha çok çeşit mezeleri daha fazla çeşit kebapları ve salataları var, üstelik biz 7 kişiyiz ve koca masa donatıldığı halde ve şehrin en iyi lokantasında gayet makul bir ücret ödüyoruz. “Türkiye’de böyle bir yemeğe birkaç kattan daha fazla para öderdik” diyoruz.
Yemek sonrası yorgunlukla tekrar, beğenmesek de, hiç temiz bulmasak da otele dönüyoruz, o kadar yorgunuz ki bunu umursayacak halde değiliz. Sabah çok erken kalkacağız koca şehir bizi bekliyor.

Mona İSLAM




15 Şubat 2013 Cuma


BİLAD-İŞ ŞAM NOTLARI

İlk Durak Halep, Zekeriyya’nın Şehri…

Epeydir özlediğim beklediğim Suriye gezisine nihayet çıkıyoruz. İlk durağımız Halep, kuzeyden başlayarak ülkenin belirli tüm şehirlerine gitmeyi planlıyoruz. Halep, Gaziantep ve Hatay’dan birer saat uzaklıkta bir şehir. İçinde oldukça fazla Türk barındırıyor. Sokakta size Türkçe hitap eden, bir kavmiyet duygusu ile yardım eden insanlara rastlayabiliyorsunuz bu şehirde. Nedendir bilinmez biraz bakımsız bir şehir Halep, Gaziantep’le karşılaştırılınca arada dağlar kadar fark var denilebilir. Toprak aynı, üzerinde yetişenler aynı, dağ taş yeryüzü şekilleri aynı, ancak insan unsuru farklı olunca neler değişiyor anlayabiliyorsunuz burada.

Kaldığımız otel eski bir paşa konağından yahut eşraftan bir Arap köşkünden çevrilmiş bir bina. Buralara kimileri butik otel de diyorlar. Ortada bir fıskiyeli havuz, avlu ve sedef kakmalı koyu renk ahşap mobilyalar, etrafta balkonlar çepeçevre uzanıyor ve buralarda orta avluya bakan odalar var, içleri de Arap evlerine uygun döşenmiş, sade ama ince zevkli tipik Suriye iç dekorasyonu. Bir Arap evine misafir olamadığımız için bulunanla idare edip insanların evlerinin içlerini de hayal etmeye çalışıyoruz. Üstte bir cam kubbe daire şeklindeki binayı çeviriyor, altta merdivenlerle inilen bir lokanta bulunuyor, eski zamanlarda bir mutfak olarak kullanılmış ve konağın yemekleri burada pişirilmiş belli ki. Avluda oynayan çocukları, her bir kapıdan çıkan aile efradını hissediyorum sanki, biraz daha dinlesem birazcık daha burada kalabilsem sanki işiteceğim, duvarların anlatacak çok şeyi var. Ben dilini bilmesem de…

Burada etrafı kendi çabamızla gezeceğiz. Oteldeki görevli kıza azıcık Arapçamla önceden internette bakıp öğrendiğim Halep’te görülecek yerleri soruyorum. Kendimi konuşmak için epey sıkmam, kelimeleri hafızamdan, eskilerden, derinlerden çağırmam gerekiyor. Hala Arapça konuştuğumda babam gözlerimin önüne geliyor, sesler gırtlağımda boğum boğum.

 Sorduktan sonrası kolay zira konuşabildiğimden daha iyi anlıyorum, anlayabildiğimden daha iyi okuyorum. Bize bir harita üzerinden tarif ediyor kız göreceğimiz yerleri, mıntıkaların isimlerini öğreniyorum çünkü taksi şoförüne söylemem gerekecek ve otelin adresini de alıyorum. Görevli kıza “Hz. Zekeriya’nın kabri nerede?” diye soruyorum. Bilmiyor, bakıyorum boynunda bir haç var, “Allah Allah!”  diyorum Hristiyan’sa Hz. Zekeriya’nın kabrini bilmesi gerekmez mi? “Ne yapalım dışarıda bir yerlerde soracağız” diye düşünerek ayrılıyoruz otelden.

İlk gittiğimiz yer Halep Kalesi, muhteşem bir yer, tüm şehir buradan kolaylıkla görülebiliyor. “Aslında gece çıkmak daha güzel olur” diyoruz, ancak ışıklandırma pek de iyi değil bu kalede, dolayısıyla gece tırmanmak akıllıca olmasa gerek. “Üstelik girişte bilet kestiklerine göre belki de belirli bir saatte kapatılıyordur” diye düşünüyoruz. Bu kale Selahattin Eyyubi tarafından yaptırılmış. Hala ayakta, hala güzel, hala heybetli. Bize Rumeli Hisarını hatırlatıyor. Ortasında sonradan yapıldığı belli bir açık hava tiyatrosu var. Demek burada da konserler veriliyor.

Bir grup ilkokul çocuğu öğretmenleriyle beraber kaleyi gezmeye gelmişler. Etrafımızı sarıveriyorlar. Eşim on yıllık öğretmenlik tecrübesiyle onları toparlıyor ve kızımızla birlikte bir fotoğraflarını çekiyor. Çok meraklılar, çok sıcak kanlılar, nereli olduğumuzu soruyorlar, söyleyince de bir soru yağmuruna tutuluyoruz, bize “hoş geldiniz” diyorlar hep bir ağızdan. Anlıyoruz ki bildikleri birkaç Türkçe kelime var. Çocukların kimi başörtülü, kimi baş açık, serbest kıyafet giymişler, formaları yok. Tepeye çıkacağız, zirveye kadar “ana kaman ana kaman” diyerek onlarla yarışıyorum şaşkınlıkla bana bakıyorlar, zira bu “Ben de ben de” ammice söylenmiş bir söz, kitaptan öğrenilen bir şey değil, kendi çocukluğumu ve çat pat konuştuğum kuzenlerimi hatırlıyorum, bu onlardan ve şimdi de Suudi Arabistan’da bulunan minik yeğenlerimden öğrendiğim bir şey. Çocuk Arapçası yani. Çocuklar kendileriyle merdivenleri koşarak çıkan ve kendileri gibi konuşan bu Türk teyzeye, “Ne biçim Türk ne biçim teyze” der gibi gülüyorlar. Bilemiyorum onlar mı daha mutlu yoksa ben mi…

Minik arkadaşlarımdan ayrılarak, yola birlikte çıktığımız arkadaşlarımızla Osmanlı çarşısına giriyoruz. İki aileyiz, hanımlar elbiselere, bluzlere başörtülere bakıyoruz, erkekler ise Arapça müzikler arıyorlar. Bir şey beğenemiyoruz çünkü Arap kadınlarının zevkleri apaçık ki bizimkine benzemiyor, her şey abartılı bir biçimde süslü, pullu, işlemeli nakışlı. Başörtüler bile öyle. Bakıyoruz beyler de alışveriş işini Şam’dan İstanbul’a dönüş günlerine bırakmak istiyorlar. Zira alınanları onlar taşıyorlar. Vakit öğle de oluyor Emevi camiine giriyoruz namaz kılacağız. Tevafuk o ki Hz. Zekeriya türbesi de burada. Çok seviniyorum. Ben onu bulmadan o beni buluyor. Dua ediyoruz.

Oradaki hanımlar Türkiye’den geldiğimi duyunca biz nasılsa her vakit geliyoruz edasıyla beni nezaketle ön tarafa alıyorlar. Selam veriyorum, “geldim işte” diyorum, “sana geldim.” Bu aramızda paylaşılan bir sır gibi, insan bir sırrı paylaştığı kimseye ne kadar yakın olur, artık ondan kopabilir mi, bilakis ona teslim olmuştur. Elhamdülillah. Dua ediyorum “Allah’ım bizi Zekeriya(as)’ın şefaatine nail et, berzahta da, mahşerde de, cennette de ona dost ve yaren kıl, beni de Hz. Meryem gibi onun himayesine ve tedrisine ver” diyorum. İşaret bekliyorum tıpkı onun gibi, işaret az sonra geliyor. Hem nebi, hem şehid olan Hz. Zekeriya sanki konuştu konuşacak, bir şey olacak hissediyorum.

Dışarı çıkıyoruz beylerle şadırvanda buluşuyoruz. Açız ve nerede yemek yiyebileceğimizi soruyoruz esnaftan birilerine, bize bir lokanta tarif ediyorlar, Halep yemeklerini buradan yememizi söylüyorlar. Adresi alıp yürüyoruz. Bakalım bulabilecek miyiz, “Babül Ferec’e nasıl gideriz?” diye soruyoruz, “yakın” diyorlar. Tarif ediyorlar, yürümeye devam ediyoruz. Yanımızda hem benim kızım var hem de arkadaşımızın bebeği. Az sonra yine soruyoruz, esnaftan adamlar yanımda iki erkek varken neden benim onlarla konuştuğumu yadırgasalar da bir şeyler anlatıyorlar eşimin yüzüne bakarak. O ne dediklerini anlamıyor ben birazcık tercüme ediyorum.

Tam bu sırada işaretim geliyor. Elinde satmaya çalıştığı sakızlar olan bir küçük çocuk yanımıza yanaşıyor ve eşimi çekiştirerek, “Dayı ben biliyorum götüreyim mi sizi?” diyor Türkçe olarak. Eşim çok seviniyor, çocuğun başını okşuyor ve “tamam” diyor “hadi bakalım bizi oraya götür”. Yürürken soruyoruz çocuğa Türk olduğunu ama burada doğduğunu söylüyor bize, adını soruyoruz Zekeriya diyor. “İşte” diyorum eşime, “işaret bu, Zekeriya(as) şimdiden bize şefaat etmeye başladı, bu tevafuk anlamsız mı?” “Bize yardım eden çocuğun adı da Zekeriya” Herkes gülümsüyor, yeniden “elhamdülillah” diyoruz, görmek isteyen için her yer işaretlerle ayetlerle dolu.

Epey yürüyoruz, yolda çocukla eşim sohbet ediyorlar, yol boyunca anlıyoruz ki onların yakın kavramı ile bizimki aynı değil. Zaten halkın tamamı epeyce zayıf, pek şişman insana rastlamıyoruz, çok zengin bir mutfakları olmasına rağmen kilolu değiller, belli ki her yere yürüyorlar. Bebek yerinde rahat ama annesi kale tırmanışından sonra epeyce yorgun varıyoruz menzilimize. Zekeriya’ya yüklü bir bahşiş verip teşekkür ederek ondan ayrılıyoruz. İsmail ilave ediyor, “Belki Hz. Zekeriya şefaat imkanını bu sadaka şartına bağlamıştır, verelim.” İsterseniz yol sadakası, isterseniz ayakların hakkı diyelim, Zekeriya memnun biz memnun ayrılıyoruz.

Yemek sonrası Halep sokaklarını arşınlamaya devam ediyoruz. Ermeni mahallesine giriyoruz, burada güzel kiliseler göze çarpıyor. Ne yazık ki kapalılar girmek istesek de giremiyoruz. Etrafta mebzul miktarda gümüşçü var, kız kardeşimin anlattıklarından biliyorum ki Suriye’de gümüş işçiliği çok çeşitli ve güzel, fiyatlarda ne kadar fark var bilemiyorum, belki Türkiye’den azıcık daha ucuz olabilir. Ama zaten kendimi gümüş sevdasına kaptırmış biri olarak işin bu tarafını umursamam ne mümkün. Çok güzel taşlar kullanıyorlar. Mercan, yeşim, siyah inci, akik çok çeşitli gümüşlerin içinde kullanılmış.  Bir madalyon ucu alıyorum. Her şeyin fiyatı pazarlığa tabii burada, kim ne kadar tutturabilirse, blöf yapsanız bazen inandırabiliyorsunuz bazen satıcı sizden kurnaz çıkıyor. Ama Türk olmanız Halep’te lehinize işliyor, Türkler için birazcık daha indirim yapıyorlar.

İnsanları bekletmemek için kendimi gümüşçüler çarşısından zor atıyorum. Bana kalsa orada saatlerce vakit geçirebilirim. Altına gelince, burada altın da tıpkı elbiseler gibi pek bize uygun değil, kırmızıya yakın renkte fazla şatafatlı hatta rüküş takılar yapıyorlar. Böyle bir şeyi bizim memlekette takmaya utanırsınız. En azından benim gördüğüm kadarıyla öyle. Yoksa, zannım o ki Türkiye’nin güneydoğusunda da kadınlar bu kadar yoğun altın takabiliyorlar, elbette parası olanlar. Halep’te de her bir takı başlı başına bir kuyumcu dükkanı, neredeyse hiç sade bir şey yok.

Not: Bu savaşan epey önce yapılmış bir gezinin notlarıdır. Şimdi kim bilir gezip gördüğümüz yerler ne haldedir.


Mona İSLAM