13 Ağustos 2013 Salı

Tadı mor kokusu mor üzümler


Hayatı ne değiştirir?
Ani sarsıntılar mı?
Uzaklara gitmek mi?

İnsanın evi neresidir?
Geride sizi bekleyen kimse yoksa, çıktığınız bir yolculuktan geri döner misiniz?
Karar vermenize yardımcı olan nedir?
Dilini bilmediğiniz bir ülkede bir semt pazarından aldığınız tadı mı kokusu mu rengi mi daha mor karar veremediğiniz üzümler mi?
Frances bir film kahramanı, bir yazar, terk edilmiş, alıp başını gitmiş, nereden başlayacağını bilmeyen bir kadın.

Kızgın Güneş sıradan bir film. Ancak içerdiği büyüleyici Toscana görüntüleriyle bile izlemeye değer.
Toscana, İtalya'da bir bölge. İnişli çıkışlı tepeleri, asırlardır tamir edilen ama asla yıkılmaya kıyılamayan evleri, üzüm bağları, irili ufaklı dereleri ile doğanın mimari ile sarmaş dolaş bir uyumla bir araya geldiği bir memleket.
Frances bir Amerikalı, ama belki de aslında o bir Toscana'lı...

Bazen hayata bir ani darbe gelir. İnsan ne yapacağını bilemez. Bazen bu bilemeyiş içinde en iyi seçenek kaçmak gibidir. Uzaklaşmak, düşünmek için değil, düşünmemek için, şoku atlatabilmek için. Böyle zamanlarda bir tura katılıp hiç tanımadığınız pek de fazla konuşmak zorunda kalmayacağınız insanlarla hep görmek isteyip ertelediğiniz bir ülkeye seyahate çıkmak iyi gelir. Bir başına bir kadın, büyüleyici güzelliği davetkar olsa da atlayıp İtalya'ya gidebilir mi? Belki...

Çatlak bir kadının önerisine kulak verip o güne dek biriktirdiği tüm parayı harcayıp harap bir evi satın alabilir mi? Olabilir...

Bazen hayatı kurtaran yeniden kuran ona tutunmanızı sağlayan bu olabilirliktir. İmkan aleminde her şey olabilir. İmkanı daraltan bizim alışkanlıklarımızdan başka bir şey değildir.

Aldığı harap evi ve bahçeyi tamir ederken kendi dünyasını da tamir eder Frances.
İşçilere yemek yapar, komşularla zeytin toplar, sağa sola geziler yapar.
Evin girişindeki musluk gibidir hali. Akmaz, bekler, ses çıkarır, ama tıkalıdır.
Yaşar, ama yaşamaz, dolaşır ama aslında hala aynı yerde durmaktadır.
Bazen yakasından silkilip atıldığınız birini bile dünyanızdan atmak kolay olmaz.
Sürekli sorar "Bunun böyle olacağını niye göremedim?"
Sorduğu müddetçe etrafını görmez. Yeniden yaşamaya başlayamaz.

Bir gün 'neden' demeyi bırakır. Aniden olur bu. Biriyle tanışır ve neden demez, olanı kabul eder. Gelene hoş geldin der, sanırım sorgulamaktan yorulmuştur.

Her gelen olayda hoş karşıladığımız aslında kendimizdir.
Neden dememek, bunun bize olabileceğini kabul etmektir.
İyi şeyler, kötü şeyler, olabilir...
Yaşam durduran 'neden'lere fazla takılmamak gerek.

Frances aşkı kaybedip merhameti bulur. Bir kediye, bir genç çocuğa aile olur, bir aşık çifte sahip çıkar.Aradığını bulamamıştır ama mutludur. Bazen ezberlenmiş şeyleri arar insan. Aslında kendisini mutlu edecek olan şey aradığından başkasıdır. Kabul olunmuş duasını fark etmesi için duasına başka bir yerden bakması gerekebilir. Bazen siz uğur böceklerini ararsınız, aramaktan yorgun düşer bir yere uzanıp kalırsınız, uyandığınızda uğur böcekleri üstünüzdedir.
Peşine düştüğünüz şey bir zan olabilir.
Mutlu olabilmek için mutluluğun geleceği yeri tayin etmeye kalkışmamalısınız.
Yağmur sizin istediğiniz zamanda, sizin istediğiniz yerde yağmaz.
Ama hazırsanız onunla buluşursunuz.
Bazı şeyler kesinlikle çabanızla emeğinizle ilgili değildir.
Hak edip etmediğinizle ilgili hiç değildir.

Mona İSLAM

19 Haziran 2013 Çarşamba

Sende sevdiğim Hak’tır…

Hakikat sâlikleri ile hikmet sevdâlıları ile beraberim yine, geri geldim, evime, dershaneme, mescidime. Bu bir vahidiyyet sağnağı. Tek tek yüzlere bakmıyorum, tek tek sesleri dinlemiyorum, içeride bir geniş desen var, geride fonda bir ortak tını, melodi, hepsini birer enstürman gibi duyuyorum, birbiri içinde, kimi zaman eş sesli, aynı anda tınlayan, kimi zaman biri solo yapan enstürmanlar, ve şefi görüyorum, O’nu, Hakk’ı. Hikmet sevdalılarını konuşturan, kulaklarından gönüllerine akan, akıllarını işlettiren, gözlerini ışıldatan, büyük bir hararetle, dünyada iken dünya dışına çıkan bir umarsızlıkla, sadece hakikati önemseyen insanlar, benim arkadaşlarım, O’nun kulları, O topyekün hepsi… Hepsi O’nun tecellisi. Her biri O’nun farklı bir vechesi… Yüzümü nereye çevirsem O’nu görüyorum.  Sen Hakîm’sin…

Şükür ki onlar da beni özlemişler. Sevmek ve sevilmek Hak için burada. Bende seni seven  Hak’tır, sende sevdiğim Hak’tır. Tek tek ve topyekün, her ehad tecellisine ve her vahid tecellisine söylüyorum tüm kalbimle. Seni özledim, sendeki tecelliyi özledim, seni yeniden gördüğüme sevindim, yine doldum, yine taştım, kabım küçük, bana muhabbetinden bir cilve, dudaklarından bir tebessüm  yetiyor da artıyor. Sen gözlerime bak, hatta gözünün önünden beni hiç ayırma. Sen yine bak bana, her çift gözde bir daha ve bir daha. Çünkü ben tüm gözlere senin gözlerin diye bakıyorum. Kalp toprağı çatlıyor, içinden bir göze gözyaşım fışkırıyor. Gözyaşımı silen Sensin.  Biliyorum Sen Vedud’sun…

Tecellilerini görürdüm her yerde. Her ağaçta, her yaprakta, gökteki  ayda, gülümseyen güneşte, çocukların busesinde. Peçeni bir an kaldırdın. Bir cilve yolladın, ani, defi, bir putun önde diz çöktüm. Aydınlığın kör etti, güzelliğin sarhoş. Tek bir şeyde, her şeyi gördüm. Hayretimden zaman durdu.An’da takıldım kaldım, O’nda kaldım. Tur gibi parça parça oldu tüm latifelerim. Vahdeti yitirdim, kesrete düştüm.  Gündüzünün aydınlığında bir puta kurban ettim alemi, kendimi. Tek tek kestim sunakta tüm sevdiklerimi. Senin için, bir cilven için. Bulduğum Sen’de kalmak için. O Sen’din. Ya da ben onu Sen sandım.  Aynanda lekeli, zatında kusursuzdun. Bir kahkaha saldım havaya, İshak müjdesi alan kocamış Sâre gibi. Sen Cemîl’din. Ummadık yerde karşıma çıkardın. Hep güzel sürprizler yapardın… 

 Karanlığa düştüm. Hiçbir şey yok. Ben de yokum. Melekler de yok. Ses yok, cisim yok, nefes yok. Yok yok içinde, Sen varsın. Varlık Sensin. Yoku var kılansın. İçimde Sen varsın.Her melekemi öldüren ve dirilten Sen’sin. Kalbim iki parmağının arasında titriyor heybetinden, haşyetinden. Celalinde vakfedeyim.  Hissediyorum.  İçimi ısıtıyor ateşin, Musa’nın ateşinden bir kor bu, bir cezve, bir tutam. Ateşinle yürüyorum. Dudaklarımda zikrin “Bismillahi mecraha ve mürsaha”. Tüm menziller, tüm duraklar, tüm varışlar, tüm yollar Senin. Kıblemsin, rotamsın, dümenimsin.Elimi sımsıkı tutan, ellerini sımsıkı tuttuğum Sen’sin. Kaybolduğunda her şey, Sen benimsin. Gecenin tenzihine çağırdın beni, Nuh’u çağırışın gibi, Sen’den başkaları gaib oldular, zulmâni ve nurâni tüm perdeler, gayrı yoklar. Yoklar içinde Sen varsın. Sen Vücud’sun. Bak şimdi Sana dokundum. Celalinle oturdum, celaline vuruldum. Korktum, ama kaldım, Sen’den Sana sığındım. Vuslatım Sen’sin,  cebretsen de hiçbir yere gitmiyorum. Yokluklara da karışsam Senle kalacağım…Bildim Cebbar Sensin….

Orda mısın burada mı? Bende misin onda mı? Ferdde mi toplulukta mı? Denizde mi damlada mı? Birde çoku, çokta biri gördüm, nutkum tutuldu. Kırık kadehte hayat şerbeti Sen’din. Kadeh ben, hayat Sen. Gördüğüm mükemmel Sen’din. Kusurlu ise içine dolduğun kap. Önce kaba sonra Sana baktım. Aldandım, sarsıldım, ayıldım. Hakir toprağımda filizlenen Sen’din. Ev sahibim, misafirim Sen’din. Sen ne oradaydın ne burada, hem oradaydın hem burada. Teşbihin dalgalarında bir o yana bir bu yana salındım. Sen Subbuh’tun. Bildim. Sen başkaydın. Kimseye benzemezdin. Ben hep Seni, yalnız Seni, her şeyde Seni, tekrar tekrar Seni sevdim…

İşte uzakta gümüşi bir ışık topu.  Katrenin vuslatı ay gibi. Uzaktan ışıl ışıl yakından boş ve hâli, ıssız ve soğuk. Ariflerin bildim sanıp bilmediği, aşıkların kovalayıp bulamadığı. Yakalanıp tutulamayan güzel pırıltı. Geceden gündüze çıkma yolu. Menzilim, kurtuluşum. Yürüyeyim ama nasıl? Ne ayağım var, ne kolum. İyi ki Sen varsın. Hem ayağım hem kolum. Dudaklarımdan dökülen Sen’sin. Hayallerimde beliren, rüyalarımda seslenensin. Nasıl her yönden gelir sesin, aynı anda nasıl hem bendesin, hem benimsin, hem içimdesin? Ben Sen değilim ama Sen bensin. Burası akılların Sidre’si. Haddi. Meleklerin son durağı. Ama aşıkların haddi yok ki!  Bu bilme başka bir bilme. Bu tereddütsüz bir kabul. “Yanmayan bilmez” sırrının açılışı. Yanmayı göze alanların yükseldiği mekansız mekan. Aydan güneşe yol alış. Mukaddimesi körlük olan aydınlanış. Bilmediğini bilmekle bilmek. Sevenin ben değil Sen olduğunu bilmekle sevmek. Artık tecellilerinde değil Zatında konuşan Sen’sin. Sen Mütekellimsin. Kelamına meftunum, susma, susarsan yok olurum. Bir selam ver, sonsuz yankılansın içimde merhaban. Sen ve senin sıcacık merhaban. Kalbini bir mendilde sunar gibi gülümseyişin. Katına buyur edişin. Randevularına hep gelişin. Hiç bekletmeyişin. Tahiyyelerim, senalarım, coşkularım, taşkınlıklarım, akışlarım hep Sana…

Burası neresi, semada bir yer. Etraf ne kadar da güzel. Elle tutulur ne var burada, gözle görülür, beş duyuya hitap eder ne var… Hiçbir şey. Sadece güzellik, soyut ve pürüzsüz bir güzellik. Bir koku, insanın başını döndüren bir koku var. İki melek görüyorum, ortamda müşahhas tek şey onlar. Ben konuşuyorum, onlar gülümsüyorlar. Onlar insan dilini konuşmuyorlar. “Burası nasıl bir yer böyle, nedir bu güzellik, bunun kelimeleri var mı ki anlatılsın”. Gülümsüyorlar. “Kelimeler senin işin bizim değil” der gibiler. Ben onlara onlar bana dikkatle bakıyorlar, ben onlarda onlar bende O’nu görüyorlar. Kokladığınızda sizi koklayan çiçekler gibi melekler. Her davranışınıza uygun bir karşılık veriyorlar. Kendi dillerinde, hal dilinde…

 “Buraya gelen bir daha dünyaya döner mi hiç?” diyorum. “Dünyaya gitmek bir tedenni, bir mertebe düşüşü, kim ister arza insin bir daha?” Gülümsüyorlar yine, anlıyorum bu melek düşüncesi. Oysa ben insanım, insan gibi düşünmeliyim, yeryüzü benim evim, ben ona aidim, onun toprağı, onun mahlukatı dostlarım. “İşim var değil mi daha, vazifem bitmedi, ben halifeyim, kulum, kulun toprağa yakın olması gerek” diyorum. “Çünkü secde sadece toprağa yapılır”. Beni geri döndürüyorlar. Toprağa, cismime, arza. Vazife başına, sıkıntı ve meşakkate. Ben de biliyorum, onlar da, Allah toprağa yakın, kalbe, arza, bana, secde mahalline koyduğum tüm varlığıma. Hiçi sunuyorum Ona hediye diye, beni. Beni alıyor  Sen’i veriyor bana.  Yukarılara çıkmaya hacet yok, O burada. Güzellik de O’nun bulunduğu yerde. Ne yerde ne gökte. Rahman’ın sinesinde…

O’nu varlığı arkada bırakarak değil, varlığın içinde görmek gerek. O her tecellide kendini fâş eden Güzel. Perde ardından elini uzatan Sevgili. Arzda ve bende, toprağın ta kendisinde, en çok sırrını ifşa eden Sır. Âlemde görünen O, bende bilinen O. Âleme hürmet O’nun hatırına, her zayıf mahlukta mükafatlandırır gibi kudretini izhar eden O. O kulunu karanlıklardan aydınlığa çıkaran, teşbihin dalgalarından tenzihin sahiline bırakan. O Veli. Bildim. O tüm dost yüzlerdeki Dostum. Anladım…

Her yükselişte bir mirac, bir kurbiyyet çabası, bir yanma bitme, kül olma. Her yeryüzüne indirilişte bir yeniden yaratım, diriliş, bir yeni ruh üfleme. “Ben buradayım, artık Sen gel! ” derim Nuh gibi. Özlemle çağrımı salıyorum bir posta güvercini  gibi.  Tüm pencerelerim açık. Aramızda hiç perde yok.Tüm seslenişlerim Sana.  Tüm tenzillerin bir akrebiyyet lütfu, bir Nur kılma. Bildim Sen göz kamaştıran bir Nur’sun. Sen’sin “ Benim ben, senin RABBİN!” diyen. Herkesten çok bilinen. Herkesin anlattığı, herkesin işaret ettiği, herkesten kendini izhar eden Hak. Sen kâh  gökyüzüne, kâh  cep telefonuma, kâh  evin karşısındaki duvara, kâh bir adamın gülen yüzüne, iri puntolarla, kendine has el yazınla “Seni seviyorum” yazan. Her dilde, her seste, her nefeste sevginin, müjdenin  rüzgârlarını gönderen. Rasulüne “Rahman’ın nefesi Yemen’den geliyor” dedirten…

Güney rüzgârı hala sıcak esiyor buralarda, portakallar yine küçük birer güneş gibi bitiverdiler, Rahman’ın nefesi hâlâ  yüzümü ısıtıyor. Hayat tüm hücrelerime nüfuz ediyor. O Hayy, görüyorum…
Hayat Senin, hayatım Senin, ben de Seninim, dersimi  aldım, anladım, sonunda idrak ettim…
Rabbim öğreten, vazgeçmeyen, küsmeyen, yardım eden, affeden Sen’sin…

Gördüm, Okudum, İşittim, Dinledim,Bildim…


Mona İSLAM  

16 Mart 2013 Cumartesi


Nehirler İçimizden Aksın, Durmasın Sana Varsın!

Müminlerin cennetlerini anlatan ayetler ne güzeldir, okuyuşu bile bir lezzet hasıl eder. O cennetlere dahil olanlar için çok şeyler vaat edilir. Şüphesiz Allah vaadinde sadıktır. O cennet ehlinin meziyetleri bir bir sayılır. Şüphesiz O övenlerin en güzelidir.

O sonsuz bahçenin varislerinin en başta gelen özellikleri “Rabbi zikretmedeki iştiyaklarıdır”. Öyle ki Rabbimiz kalplerimizdeki bu arzuya ve aşka bakarak çok derinden bildiğimiz bir şeyi bize haber verircesine “Ela zikrullahi tatmainnul kulub” (Allah’ın zikri kalpleri tatmin etmez mi?) buyurur.(Rad 28) Bu tıpkı “Elestu birabbikum” suali gibi Arapça gramer açısından kendi olumsuz fakat cevabı olumlu sorulara bir örnektir. Üstelik cevap muhakkak surette “Elbette, aksi düşünülemez” anlamında “Bela” olmalıdır. Öyleyse sualin cevabı bellidir, “elbette Allah’ım senin zikrinle kendimizden geçiyoruz, tatmin ne demek, aşkla pervane oluyoruz” demek, duyguları anlatmada aciz kalmak, kulaklarından ateş fışkıracakmış gibi heyecanlanmak ve oturduğu yerde duramamak, ayağa kalkmak, elini ayağını nereye koyacağını bilememek, belki sevinçle zıplamak, şaşkın aşık halleri sergilemektir.

Rabb bizi de, bu şaşkın hallerimizi de çok sever. Öyle sever ki bu zikrin tekrarındaki halavet ve zevk Onda da kendine mahsus bir tarzda vuku bulur. Kuran’da da okuyup gördüğümüz gibi Rabb da bizden bahsetmeyi, bizi anmayı çok sever. Kullarını anlata anlata bitiremez. Bu noktada Rabb-i Tealanın bizi zikri, bir annenin iftihar ettiği evladını, akrabalara, komşulara, ahpaplara anlatması, övmesi, meziyetlerini sayıp dökmesinden farksızdır. Ve yine bildirir “fezkuruni ezkürküm” (bakara 152)(anın beni anayım sizi). İfadenin başındaki “fe” harfine dikkat çekerim, acelecilik, çabukluk, sürat, sabırsızlık, hemen peşinden geliş, fasılasızlık haber verir bu harf. Rabb bizim onu anmamıza müştaktır, “ hadi der, ne duruyorsunuz ansanıza beni”. Gidersek üzülür “fe eyne tezhebun” der (nereye gidiyorsunuz?). Burada da bir “fe” bulunmaktadır. Bu “fe” ler bana hep “lebbeyk” dedirtir. Bu da acele dönmemizi istediği, bizim gidişimize bir an bile tahammül etmek istemediği ifadesidir. Zira nazar- hayretle ona bakan hayranlıkla, aşkla bakmalıdır, ona dalıp onda serhoş olmalı, onda fena bulmalıdır. Şüphe ve tereddüt, sağa sola bakınış, Güzeller güzelini bulmuşken ağyar ile oyalanış hayret nazarını ifsad eder.  Yine bir başka yerde “kullarım sana beni sorarlarsa deki…” “fe inni karib” ben onlara çok yakınım”, hemen de aman asla umutsuzluğa kapılmasınlar, beni çağırsınlar hemen gelirim. Zaten ayet de öyle devam eder, “ucibu davetid dai” (çağıranın davetine icabet ederim) ne büyük onur, ne büyük muhabbet.  

Bu kadar sevdiği kullarına hayallerinin erişemeyeceği şeyler hazırlamıştır Rabbimiz. Elbette hepsinin ötesinde her şeyi hiçe indiren vuslatı vardır. Derler ki, insan ölünce melekler onu alır haline göre cennetten veya cehennemden bir gömlek giydirir, gök katlarını çıkarmaya başlarlar. Her bir katta eğer salihlerdense melekler ve ruhaniler onun adını sorarlar, ne güzel bir koku diye merakla toplanırlar, katlar bir bir çıkılır. Bir yere gelir kul, bu onun kemalat arşıdır. Burada Rabbine mülaki olacaktır. Melekler geridedirler. Kul Rabbi ile yalnızdır. Rabb ona bakacak mıdır? Onunla konuşacak mıdır? Şayet O yüzünüze bakarsa o andan itibaren sizin için “la havfun aleyhim ve la hüm yahzenun” (onlara korku yoktur mahzun da olmazlar) hükmü geçerli olacaktır. Rabbin vechi onun ilgisi ve sevgisi demektir, insana Allah’ın vechinden başkası gerekmez. Ve meleklere sizi alma izni verilir, kutsal bir emaneti taşırlar artık onlar ve sizi kabrinize götürürler. Size denilir, “Uyu seni en sevdiğin uyandıracak” şüphesiz müminin en sevdiği Allah’tır. O bilir, zira o hep Rabbinin vechini aramış, yüzünü nereye dönse Allah’ın yüzünü orada bulmuştur. Sevdiğinin uyandıracağını bilerek uyunan uyku da görülen rüya da ne hoştur. Kul adeta Rabbinin rahmetinden müteşekkil koynuna kıvrılır ve yatar. Ölmeden ölmeyi deneyenler, kat kat göklere tırmanmaya cehd edenler, üzerlerine Muhammedi kokuyu sürünenler, Rabb ile alem değiştirmeden de mülaki olurlar. Böylesi ne dünyada, ne berzahta uyurken hiç şüphe etmez ki Sevdiği bir an bile gözünü ayırmadan Hayy ve Kayyum olarak ona bakmaktadır. Ferahla yatar, alem-i menamda sayısız alem dolaşır. Her yükselişi, her müşahedesi bir ölüm, her cesede dönüşü de bir kabir uykusu olur. Göklere bir kez yükselen bir daha iflah olmaz, cesedin kabına sığamaz, ancak dinlenmek için oraya varır, bedenini varlığa bakan bir pencere gibi kullanır.

İnsanı kabre defnederken annesinin adı okunur. Bunun çok hoş bir sebebi vardır. Bu Allah’a o kulun annesini şefaatçi kılmaktır. Rabbimize deriz “Ya Rabbi bu kulun bir annesi vardı, onu her halükarda severdi, acırdı, kollardı, korur gözetirdi, şimdi anne rahmine benzer bir yerde yine üç karanlık içinde aciz, kıvrılmış yatıyor. Sen tüm annelerden merhametlisin, ona merhamet et.” Şüphesiz bu niyeti bu duayı karşılıksız koyacak biri değildir Erhamürrahimin. Şüphesiz bağrından bir doğumla çıkacağımızı bildiğimiz annemizdir toprak.

İnsanlar mahşer meydanında toplanırlar. Herkeste bir merak ve kaygı vardır. Şefaat etmesine izin verilenler, şefaat ederler. Seven sevdiğini alır götürür. Herkes kabzasına göre birilerinin elini tutar. Herkes gözlerinin değdiği yere kadar canı huzura kavuşturmayı diler. Herkes atının terkisine birilerini atar. Sıra El Vedud’a gelir. O buyurur, “Seven sevdiğini aldı götürdü, şimdi sıra bende”. Onun rahmet kabzasının dışında kim kalır bilinmez, benim itikadım öyledir ki O sağ eliyle hiçbir mümini geride bırakmaz. Ömründe bir kere “Ah Ya Rabb” demiş olanı ah u enin ettirmez. O sonsuz sever. O bizi sever. Bir kere dahi gönülden “Seni seviyorum Allah’ım” diyeni asla cevapsız bırakmayacaktır. O Ona hasretimizi bizden ziyade bilir.

Bir müjde verir bize şimdiden mübarek kitapta. Onların der “altlarından” nehirler akar. İbare şöyledir “min tahtihal enhar”. Ayetin zahiri manalarının dışında acizane kalbime açılan şudur. Nehir zamandır. Ve biz bu dünyada bu zaman nehrinin içindeyiz, sürükleniyoruz yahut batıyoruz ama zaman bize değiyor, biz eskiyoruz, yıpranıyoruz. Oysa cennette Rabbimiz bizi zamanın üzerine çıkaracak ve zaman nehri artık altımızdan akacak ve biz onu huşu içinde izlerken onun üzerinde yıpranmadan, eskimeden, yaşlanmadan, fena bulmadan ayrılmadan baki kalacağız. Evlerimiz, eşlerimiz, dostlarımız, çiçeklerimiz, elbiselerimiz, meyve ağaçlarımız, meleklerimiz hiç uzaklaşmayacaklar, elimizin yetişeceği yerde olacaklar. Ayrılık olmayacak, su hiçbir şeyi uzaklaştıramayacak. Eksiklikler tamamlanacak, varlık kemal bulacak.

Meleklerimizle gireceğiz cennete, yediğimiz elmada, okuduğumuz kitapta, dinlendiğimiz yatakta, dinlediğimiz melodide, yüzümüzü ısıtan ve ışıtan güneşte, sevdalandığımız ayda var olan tüm melekler bizimle gelecekler. Biz imamları olup ardımızdan onları dahil edeceğiz ebedi mekanımıza. Allah’ın ipine topluca sımsıkı tutunduğumuz ne varsa kim varsa, cem olacağız. Kimsenin elini bırakmamız gerekmeyecek. Dostumuz olan şehirler ve onların melekleri, Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün, İstanbul’un , Kahire’nin, Şam’ın, Mostar’ın, Sarayevo’nun, Üsküp’ün, Bağdat’ın meleklerini de davet edeceğiz. Rabb bizi sevdiklerimizden ayırmayacak. Herkes dünyası kadar sevdiklerini götürecek beraberinde. Gönlüne doldurdukları kadar kalabalık olacak cenneti de. Hava limanlarında, terminallerde, otogarlarda, limanlarda, kavuşanların kucaklaşmalarından daha büyük bir şevkle hiç ayrılmamak üzere kucaklayacağız sevdiklerimizi, en çok da Rabbimizi….

Ya Rabb, sen aşıkların kusuruna bakmazsın, kalbimin taşmalarını, kimi zaman haddi aşmalarını, galeyanlarını, incizaplarını, dönüşlerini, naralarını, susuşlarını, kahkahalarını, neşelerini, gözyaşlarını affeyle. Sen benim nefsimle kalbim arasındasın, beni kalbimden nefsime bir an bile meylettirme, meyillerimin tümü sanadır, bu nehrin akışı, taşması, çeri çöpü, köpüğü, çamuru, ferah suyu sanadır, önüme engel koyma Ya Rabbi. Yol ver de menzile varayım Ya Vedud…


Mona İSLAM


15 Mart 2013 Cuma


YARALAR DA ÇİÇEK AÇAR


 İnsan ezelden yaralıdır. İlk günah nasıl ana babamızı yaraladıysa, soyundan gelen herkes de elleriyle yapıp ettikleri ile yaralıdır. Yara sürgündeki insanın kaderi, Rabbinden kopuşu, arzda debelenip duruşu, dünya denilen hayvanat bahçesinde, ten kafesinde tutsak oluşu. Yara, sevgilinin yüzündeki peçe, görünmez oluşu, rızasının bilinmeyişi, vuslatın bir türlü gerçekleşmeyişi. Yara, özlem içinde kavrulan bir yüreğin ellerinden iş beklenişi, ucu bucağı bilinmez bir mesafede duraksız say edişi, ab-ı hayatı arayışı, aşkın susuzluğunu kesecek zemzeme bir delik, bir menfez bulamayışı. Yara, insanı yare götüren yolun başlangıcı.

İnsanın bir yarası iyileşse bir başka yara belirir. Hele varoluşunun temeli olan iki büyük yarası hiç geçmez. Acz ve fakr sağında ve solunda, merhem bekleyen, sızlayıp duran iki yaradır. İnsanın dar-ı dünyada yaralı kalması murad edilmiştir. Zira onu hareket ettiren, aratan, susatan, koşturan, işlettiren, amel ettiren bizzat yarasıdır. İnsan, incinebilir olduğu için savaşması değerlidir. İnsan, ömrü kısa olduğu için hayatını vakfetmesi değerlidir. İnsan sevdasına erişmek elinde olmadığı için sevmesi değerlidir. İnsan öldüğü için hayatı değerlidir. İnsan fakir olduğu için kalbini hediye etmesi değerlidir. Aczi yüzünden kıyamı ve mücahedesi değerlidir. Muhtaç olduğu için vefası değerlidir. Hiçbir şeye sahip olmadığı için emanete sahip çıkması, kaybetmekten korkarken cesaret gösterip dürüst olması değerlidir.

Maziden yaralıdır insan, özlediklerini geri getiremez. Hayallerindekilere ellerini uzatıp dokunamaz. Onlara bir selam dahi gönderemez. Atîden yaralıdır insan, akıbetini bilemez. Sevdiklerine tırnaklarını geçirse, gitme diyemez, tutup baki edemez. Varlıkla yaralıdır insan. Eline dolan suyu tutup, benim diyemez. O sadece akışın yeridir, gelip geçilendir, yoldur, berzahtır. Yoklukla yaralıdır insan. Boynu bükülmezse nefis, çiçek olup yüzünü güneşe dönemez. Ezilmezse, içindeki rayihayı salıp koku veremez. Kozasına sıkışıp kalmaz, ve bundan rahatsız olmazsa, nazenin kanatlar bitiremez. Karanlıktır nefsin üstünü örtüp ruhun kanatlarına kuvvet veren, balığın karnında halvettir, çekilen tesbihtir, edilen nedamettir insana boy verdiren. Günahla yaralıdır insan. Unutup hataya düşmezse, mahcubiyetin al yanaklı güzelliğine erişemez.

Ağrısı insanı maksuda eriştirir. Ağrıyan bir ayak yürünecek yollara özlem getirir. Ağrıyan bir diş leziz taamlara özlem getirir. Ağrıyan eller işlenen nakışlara özlem getirir. Ağrıyan bir göz ustalıkla resmedilmiş manzaralara özlem getirir. Ağrıyan kulaklar sevgi sözcüklerine, ruhu sağaltan bir ezgiye özlem getirir. Ağrıyan bir baş hikmetin pınarlarına, tefekkürün dumanlı zirvelerine, bilmenin ve tanımanın lezzetine özlem getirir. Ağrıyan bir yürek En Sevgilinin bağrında dinlenmeye özlem getirir. Gönül ağrıdıkça ağarır.

Yarasıdır insanın yol azığı, beslendiği çıkını, biriktirdiği dağarcığı. Her ne güzellik varsa iki dudaktan dökülen, yaralı bir sadrın mahsulatındandır. Kazılmış toprağa ekilen tohum gibi ekilir yaralara hayata dair hikmetler. Şerha şerha yarılan sadra üflenir nefes-i Rahman. İnsan gariptir, insan yalnızdır,insan anlaşılmazdır, insan karmaşıktır, insan yoksuldur, insan acizdir, insan aşıktır. Dilinden kimsenin anlamadığı, özünden kimsenin haberdar olmadığı, yarasına kimsenin deva bulamadığıdır insan. Kimse bulamasın da yalnız Rabbi bilsin ve bulsun diye kadife bir mahfazaya, kilitli bir sandukaya koyulmuştur. Sevgilisi onu buluncaya kadar yapayalnız bırakılmış bir minik bebek gibi ağlar durur da, kim gelse susmaz, kim ne verse haz etmez, kim ne söylese huzur bulmaz. Zira huzur O’nun huzurunda olmaktır. Bize nazarını O tevcih etmelidir. Yoksa susmayız, yoksa durulmayız, yoksa iflah olmayız. 

 İnsan sevdiğine akıttığı kanı ile layık olur. Sevgilinin gölgesi her vurduğunda yüzüne bir çizik daha atar kalbine vuslat. Sızladıkça yürek çentik çentik  bir adım daha yaklaşılır menzile. Aşkın sunağında boynunu seve seve uzatır insan. Bıçak kestikçe kat kat yeni dünyalar açılır önüne, yara derinleştikçe safha safha gölge asla inkılab eder.

İnsan Yar’ine döktüğü gözyaşı ile erişir. İnsan Rabb’ine yakarışı ve sızlanması nispetinde vasıl olur. Özlem dolu gönlün ah-u eninidir ki insana Rabb’in meveddetini celb eder.  Yalnız aşktır ki sizi Rabb’in sinesine gömer. Yalnız Allah’tır ki sevdalılarının serzenişlerine bigane kalmaz. Şüphesiz ki hiçbir sevgili Allah gibi sizi sarıp sarmalamaz. Burası naz makamıdır. Aşktan öncesi yoktur ehl-i naz ve niyaza. Aşk yaralar, aşk yarada  çiçek açar. O tutuşturulduğuna şükredilen tek ateştir. Dileyen dilediği kadar sızlanmakta özgürdür. Zira aşık Yakub gibi şikayetini yalnız Ona eder. “Ya Rabb gel artık” diyenin haddi aşması burada affedilecektir. Burada ah edenin ahı göksel bir musikidir. Onun tek bir dokunuşu tüm ahları dindirecek, tüm sesleri kesecektir. Vuslat sessizliktir.

İnsan ancak yarasından akan kan damlalarını takip ederek Yar’ini bulacaktır. Yahut Yar kendisine acıyarak son damlayı akıtmadan peçesini açacak ve şavkını insanın dağdan büyük kalbine vuracaktır. Yaramız şansımızdır. Ey Sevgili sensizlikle  yaralıyız, görmezden gelme,  bak yüzümüze!

Mona İSLAM


10 Mart 2013 Pazar


KİM DEMİŞ AŞKTAN ÖLÜNMEZ DİYE?

İnsanı hayvanlardan ayıran nedir, aklı mı? Ya insanı meleklerden ayıran nedir, tercih etme kabiliyeti mi? Ya insanı şeytandan ayıran nedir, tevbesi mi? Kanaatimce insanı tüm mahlukattan tek bir vasıfla ayırabilirsiniz. O da muhabbettir. Muhabbet duymayana insan denilir mi? Onu hangi varlık kategorisine koyacağımızı bilebilir miyiz? “İnsan kocaman bir kalpten müteşekkildir” desek mübalağa etmiş olur muyuz? En azından benim durduğum yerden olmayız. Zira hakikatin benim gördüğüm kısmı böyle arzı endam ediyor.

İnsan muhabbetle donanmıştır. Var olduğu andan itibaren etrafındaki tüm yaratılmışları sever. Bazen muzır şeyleri dahi sever. İnsanı günaha sevk eden nefsin o şeye olan muhabbeti değil midir? İnsan hayra ve şerre sonsuz muhabbet kapasitesiyle doludur. Melekler vazifelerini ifa ederler. Rububiyete  ubudiyetle mukabele ederler. Denilir ki onların ubudiyeti külli değildir. Ancak insanın ubudiyeti küllidir. Nedir insanın ubudiyetini küllileştiren? Elhak muhabbettir. İnsan katıksız muhabbetten yoğrulmuş bir hamurdur. Hamuru pişiren fırın ise muhabbetullah değil de nedir?  

Kudrete ve iradeye boyun eğer insan da melekler gibi. Rububiyetin üzerindeki tesiri ile halden hale döner, kemalat mertebelerini kat eder insan da, cinler gibi. İnsanı onlardan ayıran şey ihsan mertebesinin icabı,  “Ya Rab ne güzel emretmişsin, ne hoş şeyler istemişsin, ne güzelsin, ben bu dediğini aşk ile yaparım, yeter ki sen benle ol, sen bende ol” demesi değil midir? Her cemal pırıltısında, her şeyi hüsnü cemalini aksettirsin diye yaratanı aratan, terbiye etmesi gereği verdiği her sıkıntıda ona imdat ettiren, her şeye “Bu da güzel ya Rab!” dedirten muhabbet ihsan değil midir? İnsanı Kainatın Sahibi ile rube ru eden, söyleşmeye doydurmayan, özlemini bitirmeyen, “Bana yalnız Sen lazımsın” dedirten, bir cilvesine ruhunu feda ettiren, en küçük bir ricayı emir telakki ettiren, rızasını da geçip kendisini istettiren aşk değil midir?

Sabahın ilk saatlerinde bir meleğin nidasında “Ey insan kalk ve içindeki ateşi söndür!” diye seslenişine lebbeyk diye cevap verdiren, alelacele soğuk suya daldırıveren, içimizde her vakit namazına koşmazsak alevlenip bizi tutuşturuveren ateş aşk değil midir? Bizi hiçbir sevgili aç susuz bırakamazken, uğruna seve seve aç kaldığımız, midemizin kasılmasını bir kurban gibi kendine sunduğumuz En Sevgili değil midir? Çalışıp didinip kuruş kuruş biriktirdiğimiz, hesap kitap yaparak sarf ettiğimiz her dirhemi avuç avuç yoluna feda ettiren, “Hepsi zaten senindir Ya Rab. Buyur al, canım feda! ” dedirten sevda değil midir? Yediğimiz içtiğimiz her lokmada aldığımız lezzet, sevdiğimiz her insana sarıldığımızda duyduğumuz sıcaklık, yaşadığımız her günde duyduğumuz mutluluk, bağrına sığınıp dinlendiğimiz her gecede duyduğumuz huzur Zat-ı zülcemal’e  duyulan aşk değil midir? Sevdiğimiz, sardığımız, huzur duyduğumuz, tattığımız, özlediğimiz, beklediğimiz, içimizde hissettiğimiz, kainatın görkemli burçlarında fark edip ürperdiğimiz O değil de nedir?

Derler ki dost isteyince verilirmiş, mahbuba ise istemeden verilirmiş. Biz daha hiçbir şeyi istemeden bize her şeyi veren, istemeyi bilmediklerimizi bize Kuran’ıyla talim ettiren, Rasulü’nün mübarek dudaklarından hıfz ile kalbimize nakşettiren, “size hiçbir gözün görmediği hiçbir hayalin uğramadığı nimetler hazırladım” dedirten, Cemal-i Kudsi’sini yeryüzü sayfasında ve semada tecelli ettirdiği gibi bizim yüzlerimizde de tecelli ettiren Zat için biz mahbub değil de neyiz ki? Bütün alemin gönüllü hizmet ettiği mukarreb meleklerin bile huzurunda hicab ettiği, hiç kimseyle değil bizle konuşan, hiç kimseyi değil bizi kendine halife eden, hiçbir şey bilmez iken bilmediğimizi öğreten, bizi meleklere gıpta medar bir hale getiren, kimseye değil bize Rahman sureti giydiren Rabb biricik mahbubumuz değil midir?

Habibi olan zat-ı şerifini üzerimize kendi mübarek isimleriyle müsemma, Rauf ve Rahim kılan, doğumundan, miracına, ölümünden, haşrine dek, bizim adlarımızı zikrettiren, hatırına bizi hiç çıkmamacasına kazıttıran, her derdimizde Cemal-i Mustafa’yı yanımıza koşturan, her gece yavrusunun üzerine defalarca örten bir anneden daha şefkatle her gün defaatle hatalarımızı örten Allah-ı Zülcemal bizi göz bebeği gibi sevmez mi? O nurundan gölgesi yere düşmez mübareğin peşine takılıp her çağrısına lebbeyk denilmez mi? Maşukun verdiği randevuya heyecan ve mutlulukla gidilmez mi? Onun için dünya ve içindekilerden bir kalemde vaz geçilmez mi? Aşk için ve aşk ile ölünmez mi?

Aşık sıkıntısında yarine sarılır, sevincinde yari ile söyleşir, yalvarışı yarinedir, zilleti yari içindir, sabrı yare kavuşmakla müjdelenmesindendir, ayrılığı Maşuk’un nazındandır. Allah aşıklarına küsmez. Allah aşıklarına müştaktır. Aşığın gözü Ondan başkasını zaten görmez. Aşık hayatını Sevgilisinin hasretiyle geçirir. Her yerden ondan tebessüm kırıntıları, sevgi mesajları, hatıra girme yolları arar durur. Her çiçeği yarimdendir diye koklar, her güzelliğe yarimindir diye nazar eder. Yar onu ayın halleri gibi çevirir durur da hoştur der.  Ömrünce peçesi ile vurulduğu yarini hiç peçesiz görmek istemez mi? “Yar lutfun da hoş kahrın da hoş!” denilmez mi?  “Kul bu dünyada Rabbinin Zatını görmeyecektir” hadisini duyup da O  Zat-ı Ehad ve Samed’in hasretiyle gelen Melek-ül Mevte “Hadi ne duruyoruz çabuk gidelim!” demez mi? Vallahi ölüm Aşıklara şifadır!

Ya Rabb bunu çoğu kör kalbimin Cemaline şehadeti kabul eyle….

Mona İSLAM


HAYAT HATALARLA GÜZELDİR

İnsan hayatı boyunca seçimler yapar. Seçimlerinin sonucu olarak, bazı insanlarla tanışır bazılarını terk eder.  Bir şeyleri başarır bir şeyleri  kaybeder. Hayat ayrılıklar ve kavuşmalar dizisidir. Ayrılıkların kızıştırdığı  gönül, kavuşmalara daha fazla bir tutkuyla yapışır. Elindekilere daha bir eğilir, onları da kaybetmemeğe uğraşır.

İnsan hayatında yaptığı seçimleri ve terk ettiklerini, herhalde en çok ömrünün sonunda düşünür. Ölüm döşeğinde bir hastanın hayalleri, terk ettikleri yahut kendisini terk edenlerle dopdoludur. Onlarla yaşadığı alternatif yaşamların rüyalarını görür. Başka şehirler, başka insanlar, başka bir adam, başka çocuklar, başka bir iş, sonsuz alternatifler, sonsuz hayaller, sonsuz hayıflanmalar. Aklından çıkaramadığı hataları, pişmanlıkları, keşkeleri birer hayalet olup dadanırlar sekeratta başucuna insanın.

Şeytanın son kozu bu olsa gerek; keşke. Keşkeler insana yaşadığı hayatı değersiz hissettirir.Yaptıkları anlamsızdır. Emekleri boşu boşunadır. Aklı ermekte ama gücü yetmemekte, zamanı geri çevirememekte, ayrıldığı sevgilileri geri getirememektedir. Yanı başındaki sevgiliye başkasının adıyla hitab eder. Çocuklarına hiç tanımadıkları kişilerden bahseder, onlara  işlediği suçları bir bir anlatır. Sürekli “o yelkenliye binip gitmeliydim” der. Uzaklara çok uzaklara.

Sorumluluk duygusu anlamsız hale gelir, insan sadece kendi acısını hisseder. Yaşanmamışlıklarla kıvranır durur. Utanç bile duymaz keşkelerinden ki insan, en derin yaralarını açar, en gizli sırlarını faş eder.  Özlem en büyük şeytanı olur. Son nefesinde bile bir “Ah!” ile onu yoldan çıkarmaya uğraşır. Bu gerçekten korkulacak bir şeydir. Bir ömür boyu yapılmış güzel şeyleri insan kendi elleriyle mahvedebilir ölüm döşeğinde.

“Evening” “Günbatımı” bunu anlatmaya çalışan bir film.  İyi oyuncular (Meryl Streep, Glenn Close), ve hayalle gerçek , geçmişle an arası yumuşak geçişlerle yönetmen (Lajos Kolati) son nefesteki yaşam sorgulamalarını harikulade anlatmış.

Ölüm döşeğindeki Ann, bizi iki kızına ve eşine adanmış hayatından alır ve gençlik günlerine ve farklı bir seçimle her şeyi değiştirebileceği aşkına götürür. Kızlarının gözündeki sorumluluk sahibi erdemli fedakar anne bir bir foyalarını ortaya döker. Büyük kızı, zihnindeki kusursuz anne imajını zedelemek istemez, saçmaladığını düşünür, küçük kızı ise anlatılanların doğru olabileceğini düşünür, şüphelenir. Odaya giren her kişiye “Harris” diye hitap etmektedir Ann. Kızlar sormaya başlarlar, “”Harris kim anne?” diye. “ O benim en büyük hatam” der Ann. Ve kızlar babalarının hayata annelerinden önce veda etmesine ilk kez şükrederler. Bu babalarının kaldıramayacağı bir isimdir çünkü. Bir sırrın faş edilmesidir. Bir keşkedir, Harris. Hepimizin Harris’leri vardır.

Sonraları annelerinin bir çocukluk arkadaşı gelir, ve meraklı küçük kıza “Harris” i anlatır. Harris annesinin büyük aşkıdır. Ann büyük bir hata yaptığını söylemektedir kıvrandığı ölüm döşeğinde. Harris’le gitmemek hayatının hatasıdır. Her şeyi riske atıp neden gitmemiştir. Neden kalbini değil mantığını dinlemiş, kendinden başka insanları düşünmüş ve endişe etmiştir ki, şimdi hiçbiri yoktur. Onun fedakarlığından kimsenin de haberi yoktur. Ona kim teşekkür edecektir?

Sanki Harris büyülü bir sözdür, sanki hayat onunla periler diyarında “lived happly ever after( sonsuza dek mutlu yaşadılar)” geçecektir. Evlenmiş olduğu adamla yaşadığı sıkıntılar Harris’le yaşanmayacaktır sanki. Bu bir yanılsamadır. Ne Harris mükemmeldir, ne de Ann onunla yaşamış olsa  istediği mükemmel hayata ulaşacaktır. İşin doğrusu, bu dünyada ne mükemmel insan, ne de mükemmel hayat vardır.  Arkadaşı Lila ona “ Sen hayattan mutluluk adına çok şey bekledin, bak iki güzel kız yetiştirdin bu mutluluk için yeterli değil mi?” der.

Kanımca şeytanın hilesinin bozulduğu yer de budur. Ann anlar ki uzun ve güzel bir hayat yaşamıştır. Keşkelere harcayacak enerjisi yoktur. İyi bir evliliği, çok mutlu zamanları olmuş, çok büyük acılar da çekmiştir. Onurlandığı zamanlar ve çuvalladığı yerler olmuştur. Hayat tam da böyle bir şeydir. Allah her şeyin hamuruna biraz acı katmıştır. Güzel şeyleri anlamlı kılan belki de bu acılardır. Ann hayalinde son şarkısını söyler. Durur notalarda hata yapar, siyah piyanist ona “neden durdun bebeğim” der. Hata yaptım der Ann, “Devam et bebeğim, hayat hatalarla güzel diye” yanıtlar adam. Ann şarkısına devam eder. Son nefesini verir.

İnsan mutlaka seçim yapmak zorunda kalır. Ya şartların zorunlu kıldığı, ya ahlakın emrettiği, ya kalbinin yönlendirdiği seçimler yapar. Ama her seçim noktasında Allah önümüze yepyeni bir yol çıkarır. Yolda çiçekler de taşlar da vardır. Yepyeni olanaklar, yepyeni başarılar, yepyeni hüzünler. İnsanın “Bunun yerine onu yaşasaydım daha mutlu olurdum” demesi şeytanın en büyük tuzağı olsa gerek. Ve o bu oyunu bize, tam da ruhumuz bir kelebek gibi pencereden uçmaya en şevkli olduğu anda oynar.

Şeytan bizim sadece anımızla uğraşmaz , geçmişimizi de yok etmeye çalışır. Her keşkede bir nimeti siler, her pişmanlıkta bir emeği yok eder. Hayat nötr bir şey değildir. O, bizim ona verdiğimiz anlamla iyi veya kötü olur. Biz onu güzellikle, tebessümle, şükürle andığımızda, geçmiş ülkesinde çiçekler açar, biz ona pişmanlık ve acıyla yöneldiğimizde onun üzerine bir kasırga iner var olan tüm çiçekleri savurur ve onu ıpıssız, çorak bir bozkıra  döndürür. Yaşlılıkta insanın anı değil de geçmişi hatırlaması ona geçmişi düzeltmek için yeniden verilen bir şanstır. Geçmiş elimizden çıkıp gitmiş midir? Bence hayır. O bizim onu yeniden anlamlandırmamız sayesinde yeniden hayat bulur, geçmişimize ruh üflemek elimizdedir.

Hayatımız bizim elimize verilmiş bir kısmettir, nasıl yaşamış olursak olalım, tercihlerimizden pişmanlık duyamayız. Onu belkilere kurban edemeyiz. İnanmalıyız ki var olan her şey mutlaka en iyisi olduğu için var olmuştur. Elimizdeki hayat denilen talih kuşu uçup gitmeden her zaman onu küçücük bir sihirli sözle iyiye tebdil etme şansımız vardır. Bu söz Elhamdülillahtır.

Pişmanlık olsa olsa geçmiş zamanın günahlarına yöneltilmelidir. Ancak o zaman yararlı bir ilaç olacaktır. Acı içinde mazinin günahlarına bakmak bizim için oradaki susuz vadileri yeşertecek , pişmanlığımız ve istiğfarımız ancak o zaman bizi yüceltecek, anlamlı kılacak, şeytanın eline bırakmayacaktır.

Hz İsa der ki: “Mirasyedi diz çöküp ağladığı anda, servetini fahişelere yedirmiş, sonra da domuz besleyip domuzların yediği mısır yapraklarında gözü kalmış olmasını, yaşamının güzel ve kutsal olaylarına dönüştürmüş olur.”

O halde seçimlerimizi hata olarak görmeyelim. Hata ancak günahlarımızdır. Göz yaşlarımızı terk ettiklerimize yahut yoksun olduklarımıza değil, günahlarımıza yöneltelim. Zira göz yaşlarımız  sonsuz değiller. İsraf edilmemelidirler. Günahlar da kabili istiğfardır. Rabbi olan için her zaman umut vardır. Ölüm döşeğinde bile….

Geçmişimize ruh üfleyelim öyleyse, bir elhamdülillah, bir estağfirullahla…
Mona İSLAM

6 Mart 2013 Çarşamba


İKİ ELİMİZ DE BOŞ

Kainatın Yaratıcısı önce melekleri yarattı ve onların temaşası ile kainatı ziynetlendirdi. Kasırlar gibi yıldızlar, burçlar gibi seyyarelerle donattı, ışıklandırdı. Bazıları için bir görsel şölen bazıları için ateşli bir alev kıldı onları. Sonra İnsanların Rabbi olan Allah, Adem’i yarattı. Onu biçimlendirdi, ruhundan üfledi, meleklerine karşı savundu, muhabbetle kayırdı öne çıkardı. Allah Adem’e iki el verdi. Adem iki elini de günaha uzattı. Adem iki elini istiğfar için de kaldırdı.

Ellerin kaderi idi bu Beni Adem için. Ya “iki elin kurusun!” dedirtecek şerre tevessül edecekti, ya parmaklardan ab-ı hayat fışkırtacaktı. Ya şamar vuracak, ya okşayacaktı. Ya çalacak ya da infak edecekti. En temiz işleri de, en pis işleri de aynı ellerle yapacaktı insan. Eller insanın kainata uzanan köprüleriydi. İnsanın kainatla ilişkisini eller belirlerdi. İmanın mahalli kalp enfüste dururken salih amelin icracısı eller afakta gezinecekti. Yine küfrün çekirdeği acı acı yakarken insanın içini, eller dışında hoyratça tahrip edecekti Rabbin meleklere nezaret ettirdiği mahlukatını. İşin ayinesi ellerdi, mahşerde de ağız susacak eller konuşacaktı.

Şerrin bir temsilcisi şeytanın avanesinden biri şöyle dedi, “ Bu ellerin biri hayat verir biri ölüm” . Bir organ mafyası doktoru idi kendisi. Kimin ölüp kimin yaşayacağına karar vermenin sarhoşluğu başını döndürmüş, kendini muazzam bir kudrete malik hissediyordu. Tıpkı selefi Nemrut gibi “Ben de Muhyi ve Mumitim” diyordu Alemlerin Rabbine kendini denk tutarak. Birini öldürüp diğerini serbest bıraktığı iki mahkumla kanıtlıyordu iddiasını Nemrut. Günümüzdeki takipçisi de birine ölüm diğerine yaşam sundum diye böbürleniyordu.
İkisinin de unuttuğu şey kendilerinin de dahil olduğu şu koca kainatı çeviren, güneşi ve ayı döndüren bir Rabbe kafa tutmakla büyük bir belaya zemin hazırladıkları idi. Nemrut şayet Tanrı olsaydı, yeryüzündeki bir sineğe söz geçirebilirdi. Doktor şayet Tanrı olsaydı, kendisine isabet edecek musibeti bilebilir ve tedbirini alabilirdi. Tuzak kurdular ancak Allah tuzak kuranların en hayırlısıydı. Allah şer doğuran elleri ebter kıldı.

Musa elleriyle sihirbazların oyunlarını bozdu, denizi yardı, çölde su fışkırttı, Tur’da el açtı kavmi için aman diledi. Davud elleriyle Calut’a bir taş fırlattı, elleriyle adil bir devlet kurdu, elleriyle demiri yumuşattı, elleriyle Süleyman’ı yetiştirdi. İsa elleriyle annesini müfterilerin ezasından korudu, marangozhanede iş işledi, o ellerle gözleri açtı, o ellerle ölüleri diriltti, o ellerle şifa dağıttı. Tabileri olan müminler elleriyle hayr-u hasenatlarını Rabbe takdim ettiler. Tabi olduklarını iddia eden kafirler elleriyle onlara ihanet ettiler, kitabı yine elleriyle değiştirdiler.

Hz. Muhammed(sav) elleriyle Hacer-ül Esved’i taşıdı. Fatma’yı ve Ali’yi büyüttü. O eller ayı yardı, ağaçları çağırdı. O ellerle Hatice’sini gömdü. Kanlara bulanmış iki el kalktı semaya Taif’te kana karşılık merhamet diledi. Bir hastalıklı keçiye dokunan ve onu bir süt çeşmesine çeviren de o ellerdi, arkadaşının sırtını sıvazlayıp “Korkma Allah bizimle” diyen de onlardı. O eller yemeklere bereket kattı, o eller hastalara şifa sundu, o ellerden su fışkırdı, o eller bir hurma kütüğünü teselli etti. Taşlar o ellere temas edince zikirlerini aşikar etti. O eller ümmetin her ferdine merhamet dağıttı. Allah onun ellerini Kevser kıldı.

Biz de ellerimizi onun ellerine benzetmek isteriz. Bunun için her gün beş defa suya sokar ve ellerimizden çıkan tüm seyyiat için af dileriz. Onun sünneti ellerimizi temizler. İçine girilip yıkanılan ırmaktır Efendimizin sünneti. Onun gibi ellerimizi açarız semaya. Onun dualarına “amin” demektir tüm yaptığımız. Cennete değebilsin diye parmak uçlarımız onun ellerini tutarız. Taşlar avucumuzda zikretmese de biz onun gibi sayarız parmak boğumlarımızı tek tek “Subhanallah” diyerek. Dileriz onun teması ile taş kalplerimiz bile zikre iştirak etsin. Onun gibi dokunmaya çalışırız müminlere şefkatle. İnfak ederken cimrilikten titremesin diye ellerimiz, hatırası ile doldurur da öyle uzatırız yoksula onları. O bizi ellerimizden tanır, zira secde eder, mushafa dokunur,yetimi okşar, rızkı paylaşır, dua eder ellerimiz.


Biz beni Ademiz. İki elimiz de boştur, ne ile doldurulacağı bize bırakılmıştır. Ellerimiz cehenneme de cennete de uzanır. Şeytana da temas edebilir, Rahman’a da uzanabilir. Ancak Efendimizin duası ile onlar cennete yetişir, cehenneme değmez olurlar. Bizim tüm yaptığımız ellerimizi açıp ona eşlik etmek, ellerini uzattığını fark etmek, ellerimizi onunkine bitiştirmektir. Onun ellerini tutan ve ona bu surette biat edenlerden olmak dileriz. Zira biliriz onun ellerini tutarken tuttuğumuz Allah’ın elleridir. Şüphesiz ona biat edenler Allah’a biat etmişlerdir.




Mona İslam