30 Ağustos 2014 Cumartesi

Bir dekor şehir: Prag (1)


Epeydir methini duyduğum, bir şeyler okurken karşıma bir arka fon olarak sık sık çıkan bu şehre, Prag'a, sonunda gelmek nasip oldu.

Genelde ben bir şehre gelmeden onunla dolmaya, yorulmaya başlarım. Prag için de aynı şey söz konusuydu. Bir hafta evvelden yaptığım Prag okumaları, gezi yazısı taramaları, gezi rehberlerinden fotoğraf incelemeleri, hatta harita ve yol tariflerine varana dek dersimi çalışmıştım. Dolayısıyla havaalanında indiğimizde hangi standa gidip Chek Pass adı verilen 24 saatlik toplutaşıma biletlerini nereden alacağımı hatta tam ve öğrenci indirimli(kızım için) biletin kaç Çek kronu olduğunu biliyordum.

Biletlerimizi aldık, not defterime baktım, hangi otobüse bineceğimizi ve nerede metro transferi yapacağımızı zihnime yazdım. Prag keşfi başladı.

Havaalanından metroya kadar tabii olarak şehrin dış mahallelerini görüyorsunuz buralar biraz Eski Komünist Yugoslavya yapılarını andırıyor. Bitki örtüsü ise Almanya’ya değil Avusturya’ya benzerlik gösteren bir mahiyette. Yani çok sık olmasa da arada bir güneş gören bir ülkenin bitkileri. Almanya’da ise her yerden orman fışkıracak, ağaçlar bıraksanız şehri hemen geri alıverecek gibi. Burada öyle değiller. Hadlerini biliyor, mimarinin başladığı yerde usulca geri çekiliyorlar. Sonra metro ile gittiğimizden yerin altından değişimi göremiyorum. Metro ile şehir merkezinde otelimize en yakın durakta indiğimizde yerin üstüne çıkınca oldukça şaşırıyoruz. Dekor tamamen değişmiş. Şimdi Prag bize tüm görkemiyle ben bir Ortaçağ Orta Avrupa şehriyim diyor. Otele ilk yürüyüşte yönümüzü şaşırıp haritaya göz atıyoruz, Vltava Nehri şurda, öyleyse biz şu yöne gideceğiz. Biz bakınırken bir yaşlı Çek Beyefendi yanımıza geliyor, sokağın adını söylüyorum, Jilska, telaffuzumu J den Y ye düzeltip yolu gösteriyor. Teşekkür edip yürüyünce oteli kolayca buluyoruz.
Valizleri bıraktık ve Eski Şehir Meydanı’ndayız, burası kaldığımız yerin hemen arkası. Old Town Square’de dolaşırken eşime ve kızıma aldığım notları okuyorum.

“Bu meydan 10.yy da bir uluslar arası ticaret merkezi olarak kurulmuş. Etrafta gördüğümz tarihi yapılar: Astronomik(Astrolojik desek daha doğru bence) Saat, Nicholas Kilisesi(tadilatta), Tyn Kilisesi(Şu gotik yapı), Jan Hus Anıtı(yakılarak öldürülen bir din adamı), Mariana Sütunu(Özgürlük anıtı), 12. Ve 13.yy dan kalma gotik ve roman tarzda evler, City Hall(Belediye Binası), eski pasajlar, bak şurası da Kafka’nın babasının dükkanı olan bina, tam burada eski şehir meydanında.”

Bu meydan hem 1300 lerden itibaren taç giyme törenlerine hem de idamlara ev sahipliği yapmış. Denilen o ki 1422’de Prag vatandaşlarının lideri olan Jan Zelivsky burada idam edilmiş. Yine Çek tarihinde önemli ayaklanmalardan biri olan İmparator Mattias’a karşı gelen 27 lider de burada asılmış. Belediye Binasındaki 27 haç bunu temsil ediyormuş.

Meydanda herkes bir yere toplanmış, Astronomi Saati saat 3 ü vuracak, bir aziz heykeli görünecek. Onu fotoğraflamaya çalışıyorlar, biraz ileride sokak müzisyenleri var, biraz dinleyip yürüyoruz, meydanın arkasına geçince bir Kafka Kafe çıkıyor karşımıza, kafenin bulunduğu yer Kafka’nın doğup büyüdüğü evin önü. Yola devam ediyoruz…

Yolda yürürken birileri elimize konser ilanları tutuşturuyor. Önünden geçtiğimiz kilisede akşam saat 17.00 de klasik müzik konseri var, biraz ilerleyince başka kiliselerde de benzer ilanlar görüyoruz, sanırım burada kiliseler ibadetten çok bir konser salonu işlevi görüyor. Zaten gündüz vakti pek çoğu kapalı, girip içeriye bakmak mümkün değil, sadece konser zamanı açılıyor. Çeklerin dinle ilişkisi bu minvalde seyrediyor. Kilise akustiğinden yararlanıyorlar.

Sokaklar genelde araç trafiğine kapalı ve Arnavut kaldırımı. Benim gibi ayak bileğinde birkaç burkulma, kas zedelenmesi ve bir çatlak yaşamış biri bu taşlara basarken çok dikkatli olmalı. Etrafa bakarken ayağım yamuk bir yere basar ve dönerse… Allah korusun.

Az ileride yine bir kalabalık çıkıyor karşımıza, bu da önemli bir turistik yapıya yaklaştığımız sinyali veriyor, evet Tyn Kilisesi’yle benzer gotik yapıya sahip Charles(Karl) Köprüsü bu. Köprüde sayısız heykeller var. Prag’ın her yerinde sanat tecelli ediyor, meydandaki müzisyenler yerini köprüdeki ressamlara bırakmış, turistler portre çizdiriyorlar, ya da köprüyü ve nehri içine alan bir fotoğraf karesinde yer almaya çalışıyorlar.
Burada ilk köprü 10. Yydaki tahta köprüymüş, tabiidir ki Avrupa’da içinden nehri geçen pek çok şehride görüldüğü gibi sellerle yıkılmış ve yerine gotik mimariyle  14. Ve 15. Yy larda bu yeni köprü inşa edilmiş. Yeni köprünün 16 sütunu var. Sayısal matematiksel bir anlamı varmış sanırım. Şimdi hatırlayamadım. Dikkat edin “yeni köprü” diyorum ve 14. 15. Yy lardan söz ediyorum, Orta Avrupa’da ‘yeni’nin tarihleri böyle. Şaşılacak bir şey yok. Karl Köprüsü görülmeye değer bir yapı.

Köprüden karşıya geçip biraz yokuş tırmanmayı göze alırsanız Hrad bölgesine varırsınız. Hrad Çek’çe ‘kale’ demek. Bu kale uzun zaman Avusturya Macaristan Hanedanı olan Habsburg’lara ev sahipliği yapmış, uzun zaman Prag’ı başkent olarak kullanmışlar. Zaten mimaride de Avusturya etkisi görülüyor. Yüksek bir tepeye kurulu Prag Kalesi içinde oldukça çok yapı barındırıyor. St. Vitus Katedrali(Çek Cumhuriyetindeki en büyük kilise), St George Basilikası(Çek Cumhuriyetindeki en eski kilise), All Saints Church, St Cross Chapel, Yazlık Kraliyet Sarayı, Yeni Kraliyet Sarayı… Kale Meydanı’nda asker değişim törenini izleyin dediler, ama biz uygun bir saate denk gelmedik sanırım.

Kale çıkışı yokuş aşağı yürüyor ve yolun karşımıza çıkardığı bir parkta dinleniyoruz. Sabah 5 te uçak için uyanıp yola çıktığımız düşünülünce bu kadar yeter. Yine de ilk günün yol yorgunluğu ile iyi dolaştık.
Yarın nehride bir tekne turuna katılmayı, Yahudi mahallesine gitmeyi, Kafka Müzesine girmeyi, bir de ‘Yeni Meydan’ denilen Wenceslas Square’ı dolaşmayı planlıyoruz. Zaten seyahatin sonraki durakları için tren biletlerimizi almak zorundayız ve istasyon Wenceslas Meydanı’na yakın.

Yürüdüğümüz yolu geri yürüyemeyeceğim, metroya biniyoruz, nasılsa 24 saatlik biletimiz var, otele en yakın durakta iniyoruz. Biraz dinlenelim, yemek yemek için Eski Şehir Meydanı’nda ya da ona yakın ara sokaklarda bir yerler bakacağız.


Mona İslam

29 Mart 2014 Cumartesi

İnsan Kendine Bakmaya Dayanamaz

İnsanın vehmi onun kuyruğudur.
Hayatın içinde dengeli yürümesini sağlar.
Kuyruğu yok mu insanın?
Vehim de bir var bir yok zaten.

Telefon çalıyor…
Arkadaşım arıyor, açıyorum, ağlıyor, konuşamıyor, eşimin adını söylüyor birkaç kere şaşırıyorum ‘ne oluyor’ diye, arkadaşım ne diye ağlayarak eşimin adını söylüyor? Acaba eşime kötü bir şey mi oldu?
“Mona çok fena kaza yaptım, Tarık gelsin!”
Sonra konuşamıyor daha fazla, telefonu başkaları alıyor. Adres, tarifi,panik…
Kötü bir şey olmuş evet, hemen eşimi arıyorum.
“İki dakika sonra evdeyim” diyor, çıkıyoruz.
Hava yağışlı, yürürken bile kayıyor yollar, fırtına arabayı sarsıyor, acele etmeye çalışıyoruz bir kaza da biz yapmamaya özen göstererek, arıyorum tekrar.
Yabancı birileri çıkıyor telefona.
“Hanımefendi şu an konuşacak durumda değil.”
Elim ayağım boşalıyor, niye konuşamıyor çok mu kötü?
Paniğe kapılmamalıyım. Benden bir şey bekleniyor, kontrollü olan, güçlü olan ben olmalıyım, bir de benimle uğraşamaz kimse.
“Biz hemen geliyoruz, kendisine söyleyin.”
Çamlıca sırtları. Polis arabaları görüyoruz uzaktan, olay mahalline geldiğimiz anlaşılıyor. Olay mahalli, ne soğuk bir ifade. Duruyoruz.
Arkadaşım nerde? Arabası nerde?
Polislerin arabasında otururken buluyorum onu. Zangır zangır titriyor. Şokta, konuşmuyor.
Beni görünce hareketleniyor biraz.
“İfadesini almamız lazım.”
“Biraz sakinleşsin” diyor eşim, ben kızı alıp bizim arabaya götürüyorum.
Arkadaşımın arabasını görüyorum uzaktan, ıslak ve yokuş  zeminde manevra yapamamış, savruluşuna rüzgar da katkı yapmış,  önce bir arabaya, sonra bir merkezcil kuvvetle  fırlayıp bir ağaca, ve sonra  doğalgaz borusunun olduğu yerden bir bina duvarına çarpmış. Doğalgaz borusu patlamış, arabanın önü tamamen ezilmiş içe çökmüş, kız ordan zor çıkmış. Herkes kaçışmış, çünkü doğalgaz açıktaymış ve infilak olabilirmiş.
Kağıt gibi buruşmuş bir arabadan çıkmasına yardım etmeye korkmuşlar.
Allahım!
Çok korkmuş, konuşamıyor. “Oku bana” diyor sadece, Ayet-el Kürsi, Felak, Nas… okuyorum.
Bekliyoruz öylece.
“Burdan gitmek istiyorum, gözümün önüne geliyor, kimseyle konuşmak istemiyorum” diyor.
Polis tekrar geliyor.
“Alkol muayinesi”
İçimden “Başörtülü kadın, ne alkol muayinesi” diye geçiyor, susuyorum, polis işini yapıyor.
Arkadaşım şaşkın, anlamıyor ilkin. Ne yapması gerektiğini söylüyorum sakince, sakinleştirmeye çalışarak, sanki ben biliyormuşum gibi. Bildiğimi varsayıyorum, biliyormuş gibi yapıyorum, vehmediyorum. Şimdi bilen olmam gerekiyor.
Aradan biraz vakit geçiyor, eşi ve erkek kardeşi geliyorlar. Bir ağlama nöbeti daha…
İnsan ağlayabileceklerinin yanında ağlar.
İnsan dayanabileceklerinin yanında ağlar.
Kimin yanında ağlayabildiğiniz, kime güvendiğiniz dayandığınız ve kime aciz görünmekten korkmadığınızla ilgilidir. Evet, dönüp bakınca kendi hayatıma benim için de hep öyle olmuş. Yanında ağladığım insanlar, gerçek benle karşılaşmasından korkmadığım insanlar. Aciz, kararsız, çaresiz, ne yapacağını bilmeyen Mona’yla.
Yine kaygılanıyor. Vehmin işi yine. Bize yük olduğunu düşünüyor. “Gecenin bir vakti çıkardım sizi” diyor. Evde bekleyen kızımın telaşına düşüyor.
“Siz gidin isterseniz.Ben kimseye yük olmak istemiyorum.
Hayır, çünkü eşi ve kardeşi de telaşlı. Birilerinin zabıt, çekici, ifade vs işlerinde polislerle konuşması gerek. Hem insan onu bu halde nasıl bırakıp gider?
Ben tutamadım arabayı Mona, biri tuttu ama, biri durdurdu beni havada savruluşum gözümün önünden gitmiyor.”
Savrulmak, hayatının kontrolünün elinden çıkması, saniyeler içinde ne olacağını bilememek, öylece seyretmek, korkuyla…
Olanı anlatmaya başladığına göre daha iyi. Şimdi ne söylemem gerektiğini bulmalıyım, az önce dışarıdaki kadınlar da öyle söylemişlerdi bana “Onu sakinleştirecek birşeyler söyleyin”.  
Ne söyleyeyim ki, bilmiyorum ki, gerçek bu. Ama bilmeliyim, bulmalıyım, hikmetli teselli verici sözler bildiğimi vehmetmeliyim.
“Allah Hafiz” diyorum. “Hem hafaza melekleri var ya, seni Allah’ın emriyle onlar tutmuştur.”
Bak çıktı işte ağzımdan, çıkınca fark ettim ben de, vehim böyle zamanlarda işe yarıyor. Bir emniyetin,kudretin ve hikmetin kaynağı gibi davranmayı vehmediyor insan, böylece o emniyete, kudrete,hikmete tecelligah olabiliyor. Vehim ayna kılıyor insanı…
Büsbütün değersiz değil yani, vehmederek biliyor kudretin, hikmetin ne olduğunu insan. Yoksa kendinde hakikatte mevcut değil bunlar.
“Bir daha seninle hiç film seyredemeyecektik” diyor, cız ediyor içim. Ben seyredebilecek miyim ki bir daha bir film? Şu an ona öyle geliyor, o ölüme yakın, ben uzak. “Ben de her an ölebilirim” demenin alemi yok şimdi. Bir an için benim ölüme uzaklığımı vehmedebilirse, tutup onu o panikten çıkarabilirim.
Bir gün önce Blue Jasmine’i birlikte izlemiştik. Bir gün sonra onu bir araba enkazından aldık.
“Bırak kendini bana, bırak da bu kez seni ben taşıyayım.”
“Bırak da bazen birileri seni taşısın, her zaman kuruğu dik tutmak zorunda değilsin.  Ağlayacaksan ağla, bizi eve yollamaya çalışma, bırak biz seni düşünelim, bırak kendini aciz olmaya.”
İnsanın vehmi ile Hakk’a ayna olacağı zamanlar olduğu gibi, vehminin hiç hükmünde olduğunu anlayıp acizliğini çaresizliğini kulluğunu idrak edeceği zamanlar da var. Sade kendinde mi? Başkasında da bazen kudreti, hikmeti, emniyeti vehmetmeye ihtiyacı olduğu gibi bazen de onların aciz, fakir, çaresiz birer kul olduklarını görmek durumunda kalıyor. Yeter ki dengeli olunsun, iki hal de gerekli.
Sürekli acz hissederek de, sürekli kudret vehmederek de yaşanmıyor hayat.
Gerçeğe dayanamıyor insan, ama vehim de onu sarhoş ediyor.
Kuyruğu hep dik tutmak zorunda kalmak, kendini çaresizliğe, acizliğe, kulluğa bırakamamak hayattaki en yorucu şey olmalı. İyi ki bazen kontrol elimizden çıkıyor ve gerçekle yüzleşiyoruz. Aciz olduğumuz ve hayatımızın direksiyonunun elimizde olmadığı gerçeğiyle…
Bu kez aynada kendimize bakıyoruz. Bu bakış bizi zangır zangır titretiyor.
Çünkü insan kendi gerçekliğine, karanlığına bakmaya dayanamaz. Biri elini tutmadıkça.
İnsan başkasının gerçekliğine bakmaya dayanamaz, Allah, gören gözü olmadıkça.
Mona İslam


 Bu yazı www.kulturgundemi.com da yayınlanmıştır.
KARINCALAR VADİSİNDEN GÜVENLİ GEÇİŞ

“Hırs sebebi hasarettir” derler eskiler. Yani hırs kaybetme sebebidir. Manidar değil mi? Hırs bütünüyle kazanmakla ilgilidir oysa. Hırs sahibinin kaybettiğini söyleyen bu söz onun niyetinin tersi ile tokat yediğinin bir göstergesidir.Yine eskiler tabiri ile aks-ül emel ile cezalandırılır harîs.

Hırsı hayvanlar aleminde karıncalar temsil eder. Tasavvufta karınca neden hırsın temsili sayılmış olabilir? Kanaatimce kendi cüssesinin belki iki katı büyüklüğünde bir ekmek kırıntısını taşımadaki iştiyakı ve durmadan dinlenmeden çalışması sebebiyle. Bunlar bir yandan kulağa güzel geliyor değil mi? Bedeninin takatini aşan bir gayret, çok çalışma say ve gayret. Evet, bunlar başlıbaşına kötü şeyler değil. Onları kötü kılan kimin için veya ne için yapıldıkları olsa gerek. Hırsı kötü kılan da, azimden ayıran da aynı sebep. İnce bir çizgi, hassas bir ayrım.

Her konuda olduğu gibi hırs konusunda da rehberlik için Kuran’a ve kamil insanlar olan Peygamberler’e yüzümüzü çevirelim. Kuran’da Hz. Süleyman ve karınca arasında geçen bir kıssa mesel nazarımıza sunulur. Hz. Süleyman bir fetih için insanlar cinler ve kuşlardan oluşan olağan üstü ordusunu toplamış ve yola çıkmıştır. Karşısına karıncalar vadisi çıkar. Bu işareten bize Hz. Süleyman’ın dahi hırs ile imtihan olduğunu haber verir. Karıncalar vadisi tehlikeli bir vadidir, buradan geçen insan ve hayvanlar bir tür ısıran karınca orduları tarafından perişan edilmektedir. Hırs da böyle birşeydir, ısıran karınca orduları. Görünmez bir tehlike…
Karıncaların şöyle dediğini duyar Hz. Süleyman: “Dikkat edin yoksa Süleyman ve ordusu sizi ezecek”. Evet hırsı ezip geçen, fethi sadece Allah için isteyen, nefsinde buna bir pay çıkartmayan bir peygamber ahlakı, karıncalar gibi olan hırsı ezer geçer. Karıncaların korkusu Süleyman Peygamberi güldürür. Zira her nefsini bilen insanı korkutacak olan hırs, her o vadiden geçen akıl sahibini korkutacak olan karıncalar, kendisinden korkmaktadır. Kamil insan duygularının efendisi olduğu ölçüde dışarıdaki alemin de efendisidir.
Neml Suresine nazar edelim:
18- Ordu karınca vadisine vardığında ordudaki karıncalardan biri "Ey karıncalar yuvalarınıza giriniz ki, Süleyman ve ordusu farkında olmadan sizi çiğnemesin" dedi.
19- Süleyman, karıncanın dediklerini işitince gülümseyerek dedi ki; "Ya Rabbi gerek bana ve gerekse ana babama bağışladığın nimetlere olanca gücümle şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi işler yapmamı nasip eyle, rahmetinle beni iyi kullarının arasına kat.

Hz. Süleyman’ın hırsını yendiğini nereden biliyoruz? Bu sadece “Öyle olmalı çünkü o bir peygamber” akıl yürütmesinden kaynaklanmıyor. Allah bize bir başka ayette Hz. Süleyman’ı şöyle anlatır. Süleyman Peygamber mülkiyetindeki atlara bakar ve “Koşan atları severim çünkü bana Allah’ı hatırlatırlar” der. “Atları severim çünkü onlar benim gücümün ve zenginliğimin göstergesidir” değil, “Severim çünkü bana Allah’ı hatırlatırlar”.
Sad suresine bakarsak:
32-"Ben güzel olan her şeyi severim, çünkü Rabbimi bana hatırlatır!" derdi; (atlar koşarak uzaklaşıp) gözden kayboluncaya kadar (bu sözleri tekrarladı. Daha sonra,)
33-"Onları bana getirin!" (diye emretti) ve bacakları ile boyunlarını (şefkatle) sıvazlamaya başladı.
Sanırım hırs ile azmi ayıran şey de budur. Bir kazancı, mülkü, başarıyı, Allah’ı hatırlattığı, Allah’ı memnun ettiği için istemek. Aksi takdirde Allah’ı unutturacaksa, Allah’ı bizde hoşnutsuz kılacaksa hemen terk etmek. “Herşeyde bir işaret vardır Onun varlığını birliğini gösteren”kaidesince eşyaya muhatap olmak. O vakit bir de bin de bir…

Rızık için, başarı için, beğeni için koşturup duruyoruz. Etrafımızda ne kadar çok insan olursa o kadar çok sevildiğimizi düşünüyoruz. Ne kadar malımız olursa o kadar güçlü, yenilmez olduğumuzu. Sanki gücü ve beğeniyi elde ettikçe ontolojik acizliğimizi, faniliğimizi yeniyormuşuz hissine kapılıyoruz. Öyle bir şey yok. Hepsi vehim. Bu vehim balonunun sönmesi bir iğne ucu misali musibete bakıyor. Musibetler kafamızı duvara vurmuşuz hissi ile vehimden aynalarla büyüttüğümz varlık odamızın aslında ne kadar küçük olduğunu bize ihtar ediyor.
Değerli olmak istiyoruz. Bu varoluşsal bir ihtiyaç. Her birimiz bir filmin başrol oyuncusu gibi alkışlanmak, hikayenin hayatın odağı olmak istiyoruz. Bu yüzden kılık kıyafetimizle, evimiz arabamızla, entelektüel birikimimizle caka satıyoruz. Spot ışıkları üstümüzden inmesin, buradaki en önemli kişi benim diye için için bağırıyoruz.
Mal hırsı da, değer hırsı da, benliğimiz için olduğunda bizi karıncalar vadisine sokuyor. O vadiden yalnızca Süleyman ve ordusundakiler geçebiliyor. Biz o orduda mıyız? Değer arayışımızın, mal sevdamızın, beğenilerimizin yüzünü Allah’a çevirdik mi? “Şu saati, şu çantayı, şu arabayı seviyorum çünkü bana Allah’ı hatırlatır”mı diyoruz, yoksa “Şu evi, şu gözaltı kremini, şu tatili istiyorum çünkü bana daha değerli olduğumu hissettirir” mi diyoruz?
İnsanın kendi kendine değeri hiçtir, pahası sıfırdır, aşınırlığı maksimumdur, çabucak demode olur. İnsanı demirciler çarşısında satmaya çalıştığınızda ona üç kuruş fiyat biçilir. İnsan bir antikadır. Kıymeti malzemesinde değildir, malzemesi alelade topraktır. Kıymeti üstündeki sanat-ı Rabbaniye’dedir. O sanata baha ise ancak Sani olan Allah ve onun sanatını öğrettiği insanlar olan nebiler arifler alimler salihlerce bilinebilir.
Bu yüzden ey nefsim, beyhude hırs yapıp sana değer katmayacakları satın almaya, kendini onların yolunda heba etmeye uğraşma. Gayretini üstündeki sanat-ı Rabbaniyeyi ahlak-ı kemaliyeyi zuhur ettirmek için harca ki uzaktan parlayan bir şaheser gibi seni Sani olan Malikin ve Onun melekleri, ehil olan kulları fark etsin.
Bir de bir daha mutfağına kadar çıkan karıncalar “Vay canına! Apartmanın bunca katını nasıl tırmanıp çıktılar” deme, hırsı ve yapabileceklerini hatırla. Mutfağını karıncalardan arındırmak için yaptığını nefsini hırstan arındırmak için de bir dene…

Mona İslam


 Not: Bu yazı İlim ve İrfan Dergisinde yayınlanmıştır.

20 Ağustos 2013 Salı

GECENİN İÇİNDEN BİR KISIK SES

Hürmet kelimesini bilen kaldı mı?

İzzet ismini çirkin bulan gençlerden onurlu davranışlar umabilir miyiz?

Her şeye kendi ayaklarımızın dibinden bakıyoruz.Belki zilletle diz çöktük. Belki de bu kaçınılmaz. Bilmiyorum. Ama sadece ayaklarımızın dibine bakmasak ya, öteye biraz daha öteye bakabilsek. Belki tutunup kalkabilecek bir dayanak bulacağız.

Kendimizi ötekini tarihi coğrafyayı hep benden başlayarak, benle ölçüp tartarak, benin engizisyonuna sunarak okuyoruz. Heveslerimize uymayanlar giyotine gidiyor. Asıyoruz gerçekleri ve kan döktüğümüz yere devrim meydanı diyoruz. Deviriyoruz, doğru...

Erkekler cellatlar ve kurbanlar olarak ikiye ayrılmışlar.

Ve devrim meydanında kadın heykelleri şehirlere bakıyor kurtarıcı bekler gibi.

Sözü, hayatı ezberliyoruz ama ölüm ezber tutmuyor.

Kirliyiz. Temiz görmeye tahammülümüz yok. Temizlenmek istemiyoruz bize temizsin desinler istiyoruz. Lut'a da öyle demişlerdi ya "Çıkarın bu temizleri/kendini temiz sayanları/temiz olmayı önemseyenleri şehrinizden"
Nehirlerimizden değil, damarlarımızdan akıyor fabrika atıkları.

Fasulyeyi ayıklamaya uğraşmıyoruz artık, karpuz çekirdeklerinden hoşlanmıyoruz.

Her şey kolayca geliyor ayağımıza, her şey ayağımızın altında, ayaklarımız çamurda.
Sabahtan akşama kadar avokado diyerek hayatında hiç avokado görmemiş birine avokadoyu bilmiş görmüş hatta yemiş muamelesi yapıyoruz. Mecburuz, kimse görmedi avokadoyu, ya da biz görenlerle konuşmak istemiyoruz. Biz hayalimizdeki avokadoyu tatmak istiyoruz, gerçeği ile ilgilenmiyoruz.

Sesimizi kaybettik.
İşaret dilini de bilmiyoruz, işitme engellilerle ilgilenecek kadar merhametimiz olmadı hiç.
Bağırırken kaybettik sezimizi. Önce kısıldı, sonra bize küstü, ısrar ettikçe yerini kulak ısırıcı bir ses aldı. 
O bizim değil artık, bilmem hangi lümmeden yapılan bir radyo frekansı.
İyi oldu ya böyle zaten her söyleyeceğimizi düşünmek pek zahmetliydi.
Şimdi onlar söylüyor biz ağzımızı oynatıyoruz.
Yaşamak kolay, tüketmek kolay, ya ölmek...
Ölmek hep zor...

Karar veremiyoruz, ya hep başkalarını dinliyoruz, sosyal medya, haberler, gazete, televizyon, internet, sokak gösterileri, tencere tava sesleri, bombardıman altındayız rüya bile göremiyoruz artık, ya da rüyamızda da biz yokuz var olan hep diğerleri...

Çok dinliyoruz ya herkesi ama hiç dinlemiyoruz da. Nasıl oluyor bilmem? Ama racon bu, konuşan asla kelimeleri kalbine batırarak konuşmayacak, ve dinleyen asla kulağının kablosunu kalbine dek uzatmayacak. Geçinip gidiyoruz. Birbirinden nefret edenler, birbirimize benziyoruz...

Kendimizi içine doğduğumuz şartlardan, kültürden, öğretiden ayrı düşünmeyi denemiyoruz hiç? Ben gerçekten kimim? Bu benim fikrim mi? Ben bu yemeği sever miyim, yoksa herkes gidiyor diye mi bu lokantanın önündeyim? Kendim için iyi olanı bildiğimden emin miyim? Hele başkasına ne zaman ne kadar söz söyleyebilirim?

Hakikat umrumuzda mı? En azından paketlenip mezara girmeden peşine düşecek miyiz onun?
Kendimizi harcıyor muyuz? Zaman mı hızla geçiyor, biz mi hızla ölüyoruz?
Rüzgara sarılabilir miyiz?

Nice yüzler gizli yüzümüzde, nice sözler çıkmadan öldü içimizde, ne çok gömdük kendimizi sessizce...
Düştüğümüz yerden bizi kaldıracak bir nebevi el gerek.
Kötücül nefeslerden boğulan ciğerimize üflenecek bir velayet nefesi.
Düştük. Çoktandır düştük. 
Ah! Bulsalar bir ip sarkıtsalar bir el uzatsalar da kurtarsalar bizi.
Çok öldük.
Bir kez daha öleceksek ellerinde ölsek, verdikleri nefesi onlara geri versek,rüzgarı emirlerine verenin kuvvetiyle tutsalar, "emanette emindi" diye şahit olsalar...

16 Ağustos 2013 Cuma

ÇÖLDEKİ VAHA DÜNYADAKİ DOST

Çöl...
Dünya...
Çölleşmek, bir dilde kul olmak üstünden ünvanları, sıfatları, kostümleri, maskeleri tek tek çıkarmak. Olmadan önceki gibi olmak. Çıplak kalmak. Aczi ve fakrı ile hiç olmak. Her anı her soluğu alem-i kebirin mahsülat fabrikalarında değerlendirilen bir aziz misafir olmak.Hiç olmakla her şey olmak.

Bir başka dilde yok olmak, helak olmak, insaniyetten sükut etmek, çöldeki sokucu, ısırıcı muzır haşerelere dönmek, bitkileri, hayvanları, şehirleri, karaları suları ifsad ede ede, sonunda insanı, insanlığı, kendini de kokuşturmak. Küflenmek, Kafka hikayesi gibi bir sabah uyanıp bir böceğe dönüşmek. Bunu da yadırgamamak hep mi böcekti yoksa sonradan mı oldu, bu dönüşüm ne zaman başladı, bilememek.

Bu çölleşmiş dünyada yürümek, yol almak, müddet-i ömrü doldurmak zorundasın. Beyhude tavla atarak da geçemez bu zaman, bir işe yaramalı, bereketlenmeli, Onu memnun edecek, Ona ayna olacak bir iş, bir hal sudur etmeli ellerinden. Görmelisin, basiretle, mülkün ardındaki melekutu. Görmelisin ikinin aslında bir olduğunu. Görmelisin aynalarla dolu odada, ışık açılmadan önceki adamın durumunu. Sen vardın. İlmi ilahide vardın. Bil ki yokluktan korkmayasın.

İnsan düşer. Düştüğünde Onu Allah'tan uzaklaştı sanır bazıları, oysa o sadece mutluluktan uzaklaşır. Allah'tan uzaklaşmak ne mümkün! Cennet de cehennem de Onun. Gözünü kapatan kendine kördür. Sizin itişiniz bir şeyi kötü kılmaz. Sizin ünvanlarınızı söküp alışınız birini mahrum etmez. Sizin övgünüz birini abad etmez. Siz kimsiniz? Hiç...

Kimse kim! Hiç işte hiç...

Kafanıza düşen bir taşa isim vermeniz gerekmez. Sizi sokan haşereleri de isimlendirmezsiniz. Olsa olsa cins isimdir onların ismi. Evdeki kediye verdiğiniz gibi Has isim vermezsiniz yoldaki engellere. İnsan sevdiklerine isim verir. Hatta bir isim yetmez, insan sevdiklerine her hale göre çeşit çeşit isim, sıfat, sevimli lakap verir.İsimleri çoğalttıkça sevgisini çoğaltır bağrında, ve sevgisi çoğaldıkça dışarıdaki varlığın içerideki zuhurları timsalleri hayalleri çoğalır. Biz sevdiğimizi çoğaltırız. Yahut yalnız sevdiğimizin bir iken çok olduğunu anlarız.

Bu yüzden bir insan çok şeydir. Bir dostu olan çok dostum var diyebilir.Dostluk dünyadaki en bereketli şeylerdendir. Sonsuza dek çoğalır...

Dünya zamanı. Yaşadığımız çağ. Bu gün. Saat hiçi gösterir. Zaman geçer ama hiç bir şey değişmez. Alt üst olmuştur dünya. Kölelik özgürlük, zalimler şövalye, çamur gül olmuştur. Böyle hiç ender hiç bir vakitte hiç bir vasfı hüneri olmayan karnı hiçle dolmuş bir adamın açlığı her şeyedir. Ve içinde bir delik var ki ne atsan dolmaz. Ne versen teselli olmaz. Kim alkışlasa tatmin bulmaz.  Hiç bir tabib işe yaramaz.

Ve her şey bazen bir şeyde tecelli ediverir. Bir teselli, bir sırt sıvazlayış bir mahçubiyet içinde söylesem mi söylemesem mi yüz kızarıklığı ile sevgi izharı, bir tebessüm, bir 'boşver arkadaş'. Bir arkadaş...
İnsana arkadaş bu dünyadan gönderilmez. Tek dünyalıların bir türlü gerçek arkadaş bulamamaları bundandır. İki dünyası olmayan arkadaş olamaz. Rabbi kendine yar olmayan kime yar olsun. Arkadaş ulvi alemlerden gönderilen bir ışıktır. Kalbinizi dolduran şey dünyalı değildir.

Bir arkadaş çölde vaha gibidir.
Hah! Buldum dediğiniz bir hakikati anlatabileceğiniz, bir müşkili çözdüğünüzdeki sevinci yansıtabileceğiniz ve gözlerinden sizi anladığını sizin gibi heyecanlandığını gördüğünüz bir ayna. Hiç ama her şey olan bir hiç.

Tükenen dünyada, tükenen insanlıkta, gökten ateş yağarken ve zalimler zulümleriyle mazlumlar ahlarıyla cehennem, ah cehennem der ve cehennemi çağırırken, elinize kıyamete yakın tutuşturulan bir fidandır arkadaş. Onu ekmelisin, emekle sulayıp büyütmelisin, vakit bulursan seyretmelisin, hatta büyümesine fırsatın olur da görebilirsen altında dinlenmelisin. O sana Mikail'den bir hediyedir...
Çölde yahut karda yetişen bitkinin ihtiyacı olan belki de bir fincan nezakettir.
Şükür ki benim böyle arkadaşlarım var.
Tecelligahlarda kendini gösteren Dost'a hamdolsun.
O bize dostluk göstermese biz Ona dost olamayız. O yolu açmasa, dinlenip su içecek vahayı yaratmasa muzır haşerelerden korumasa bu çölde yol alamayız. O Kavidir aczimize kuvvet verir, O Hadidir yolumuza rehber verir, O Rezzak-i Alim'dir, hem cismimizin hem ruhumuzun ab-ı hayatını verir.
Şükür ki O hep bizimledir.
Bize bunu hep fark edecek şuur versin.

Mona İSLAM

13 Ağustos 2013 Salı

Tadı mor kokusu mor üzümler


Hayatı ne değiştirir?
Ani sarsıntılar mı?
Uzaklara gitmek mi?

İnsanın evi neresidir?
Geride sizi bekleyen kimse yoksa, çıktığınız bir yolculuktan geri döner misiniz?
Karar vermenize yardımcı olan nedir?
Dilini bilmediğiniz bir ülkede bir semt pazarından aldığınız tadı mı kokusu mu rengi mi daha mor karar veremediğiniz üzümler mi?
Frances bir film kahramanı, bir yazar, terk edilmiş, alıp başını gitmiş, nereden başlayacağını bilmeyen bir kadın.

Kızgın Güneş sıradan bir film. Ancak içerdiği büyüleyici Toscana görüntüleriyle bile izlemeye değer.
Toscana, İtalya'da bir bölge. İnişli çıkışlı tepeleri, asırlardır tamir edilen ama asla yıkılmaya kıyılamayan evleri, üzüm bağları, irili ufaklı dereleri ile doğanın mimari ile sarmaş dolaş bir uyumla bir araya geldiği bir memleket.
Frances bir Amerikalı, ama belki de aslında o bir Toscana'lı...

Bazen hayata bir ani darbe gelir. İnsan ne yapacağını bilemez. Bazen bu bilemeyiş içinde en iyi seçenek kaçmak gibidir. Uzaklaşmak, düşünmek için değil, düşünmemek için, şoku atlatabilmek için. Böyle zamanlarda bir tura katılıp hiç tanımadığınız pek de fazla konuşmak zorunda kalmayacağınız insanlarla hep görmek isteyip ertelediğiniz bir ülkeye seyahate çıkmak iyi gelir. Bir başına bir kadın, büyüleyici güzelliği davetkar olsa da atlayıp İtalya'ya gidebilir mi? Belki...

Çatlak bir kadının önerisine kulak verip o güne dek biriktirdiği tüm parayı harcayıp harap bir evi satın alabilir mi? Olabilir...

Bazen hayatı kurtaran yeniden kuran ona tutunmanızı sağlayan bu olabilirliktir. İmkan aleminde her şey olabilir. İmkanı daraltan bizim alışkanlıklarımızdan başka bir şey değildir.

Aldığı harap evi ve bahçeyi tamir ederken kendi dünyasını da tamir eder Frances.
İşçilere yemek yapar, komşularla zeytin toplar, sağa sola geziler yapar.
Evin girişindeki musluk gibidir hali. Akmaz, bekler, ses çıkarır, ama tıkalıdır.
Yaşar, ama yaşamaz, dolaşır ama aslında hala aynı yerde durmaktadır.
Bazen yakasından silkilip atıldığınız birini bile dünyanızdan atmak kolay olmaz.
Sürekli sorar "Bunun böyle olacağını niye göremedim?"
Sorduğu müddetçe etrafını görmez. Yeniden yaşamaya başlayamaz.

Bir gün 'neden' demeyi bırakır. Aniden olur bu. Biriyle tanışır ve neden demez, olanı kabul eder. Gelene hoş geldin der, sanırım sorgulamaktan yorulmuştur.

Her gelen olayda hoş karşıladığımız aslında kendimizdir.
Neden dememek, bunun bize olabileceğini kabul etmektir.
İyi şeyler, kötü şeyler, olabilir...
Yaşam durduran 'neden'lere fazla takılmamak gerek.

Frances aşkı kaybedip merhameti bulur. Bir kediye, bir genç çocuğa aile olur, bir aşık çifte sahip çıkar.Aradığını bulamamıştır ama mutludur. Bazen ezberlenmiş şeyleri arar insan. Aslında kendisini mutlu edecek olan şey aradığından başkasıdır. Kabul olunmuş duasını fark etmesi için duasına başka bir yerden bakması gerekebilir. Bazen siz uğur böceklerini ararsınız, aramaktan yorgun düşer bir yere uzanıp kalırsınız, uyandığınızda uğur böcekleri üstünüzdedir.
Peşine düştüğünüz şey bir zan olabilir.
Mutlu olabilmek için mutluluğun geleceği yeri tayin etmeye kalkışmamalısınız.
Yağmur sizin istediğiniz zamanda, sizin istediğiniz yerde yağmaz.
Ama hazırsanız onunla buluşursunuz.
Bazı şeyler kesinlikle çabanızla emeğinizle ilgili değildir.
Hak edip etmediğinizle ilgili hiç değildir.

Mona İSLAM

19 Haziran 2013 Çarşamba

Sende sevdiğim Hak’tır…

Hakikat sâlikleri ile hikmet sevdâlıları ile beraberim yine, geri geldim, evime, dershaneme, mescidime. Bu bir vahidiyyet sağnağı. Tek tek yüzlere bakmıyorum, tek tek sesleri dinlemiyorum, içeride bir geniş desen var, geride fonda bir ortak tını, melodi, hepsini birer enstürman gibi duyuyorum, birbiri içinde, kimi zaman eş sesli, aynı anda tınlayan, kimi zaman biri solo yapan enstürmanlar, ve şefi görüyorum, O’nu, Hakk’ı. Hikmet sevdalılarını konuşturan, kulaklarından gönüllerine akan, akıllarını işlettiren, gözlerini ışıldatan, büyük bir hararetle, dünyada iken dünya dışına çıkan bir umarsızlıkla, sadece hakikati önemseyen insanlar, benim arkadaşlarım, O’nun kulları, O topyekün hepsi… Hepsi O’nun tecellisi. Her biri O’nun farklı bir vechesi… Yüzümü nereye çevirsem O’nu görüyorum.  Sen Hakîm’sin…

Şükür ki onlar da beni özlemişler. Sevmek ve sevilmek Hak için burada. Bende seni seven  Hak’tır, sende sevdiğim Hak’tır. Tek tek ve topyekün, her ehad tecellisine ve her vahid tecellisine söylüyorum tüm kalbimle. Seni özledim, sendeki tecelliyi özledim, seni yeniden gördüğüme sevindim, yine doldum, yine taştım, kabım küçük, bana muhabbetinden bir cilve, dudaklarından bir tebessüm  yetiyor da artıyor. Sen gözlerime bak, hatta gözünün önünden beni hiç ayırma. Sen yine bak bana, her çift gözde bir daha ve bir daha. Çünkü ben tüm gözlere senin gözlerin diye bakıyorum. Kalp toprağı çatlıyor, içinden bir göze gözyaşım fışkırıyor. Gözyaşımı silen Sensin.  Biliyorum Sen Vedud’sun…

Tecellilerini görürdüm her yerde. Her ağaçta, her yaprakta, gökteki  ayda, gülümseyen güneşte, çocukların busesinde. Peçeni bir an kaldırdın. Bir cilve yolladın, ani, defi, bir putun önde diz çöktüm. Aydınlığın kör etti, güzelliğin sarhoş. Tek bir şeyde, her şeyi gördüm. Hayretimden zaman durdu.An’da takıldım kaldım, O’nda kaldım. Tur gibi parça parça oldu tüm latifelerim. Vahdeti yitirdim, kesrete düştüm.  Gündüzünün aydınlığında bir puta kurban ettim alemi, kendimi. Tek tek kestim sunakta tüm sevdiklerimi. Senin için, bir cilven için. Bulduğum Sen’de kalmak için. O Sen’din. Ya da ben onu Sen sandım.  Aynanda lekeli, zatında kusursuzdun. Bir kahkaha saldım havaya, İshak müjdesi alan kocamış Sâre gibi. Sen Cemîl’din. Ummadık yerde karşıma çıkardın. Hep güzel sürprizler yapardın… 

 Karanlığa düştüm. Hiçbir şey yok. Ben de yokum. Melekler de yok. Ses yok, cisim yok, nefes yok. Yok yok içinde, Sen varsın. Varlık Sensin. Yoku var kılansın. İçimde Sen varsın.Her melekemi öldüren ve dirilten Sen’sin. Kalbim iki parmağının arasında titriyor heybetinden, haşyetinden. Celalinde vakfedeyim.  Hissediyorum.  İçimi ısıtıyor ateşin, Musa’nın ateşinden bir kor bu, bir cezve, bir tutam. Ateşinle yürüyorum. Dudaklarımda zikrin “Bismillahi mecraha ve mürsaha”. Tüm menziller, tüm duraklar, tüm varışlar, tüm yollar Senin. Kıblemsin, rotamsın, dümenimsin.Elimi sımsıkı tutan, ellerini sımsıkı tuttuğum Sen’sin. Kaybolduğunda her şey, Sen benimsin. Gecenin tenzihine çağırdın beni, Nuh’u çağırışın gibi, Sen’den başkaları gaib oldular, zulmâni ve nurâni tüm perdeler, gayrı yoklar. Yoklar içinde Sen varsın. Sen Vücud’sun. Bak şimdi Sana dokundum. Celalinle oturdum, celaline vuruldum. Korktum, ama kaldım, Sen’den Sana sığındım. Vuslatım Sen’sin,  cebretsen de hiçbir yere gitmiyorum. Yokluklara da karışsam Senle kalacağım…Bildim Cebbar Sensin….

Orda mısın burada mı? Bende misin onda mı? Ferdde mi toplulukta mı? Denizde mi damlada mı? Birde çoku, çokta biri gördüm, nutkum tutuldu. Kırık kadehte hayat şerbeti Sen’din. Kadeh ben, hayat Sen. Gördüğüm mükemmel Sen’din. Kusurlu ise içine dolduğun kap. Önce kaba sonra Sana baktım. Aldandım, sarsıldım, ayıldım. Hakir toprağımda filizlenen Sen’din. Ev sahibim, misafirim Sen’din. Sen ne oradaydın ne burada, hem oradaydın hem burada. Teşbihin dalgalarında bir o yana bir bu yana salındım. Sen Subbuh’tun. Bildim. Sen başkaydın. Kimseye benzemezdin. Ben hep Seni, yalnız Seni, her şeyde Seni, tekrar tekrar Seni sevdim…

İşte uzakta gümüşi bir ışık topu.  Katrenin vuslatı ay gibi. Uzaktan ışıl ışıl yakından boş ve hâli, ıssız ve soğuk. Ariflerin bildim sanıp bilmediği, aşıkların kovalayıp bulamadığı. Yakalanıp tutulamayan güzel pırıltı. Geceden gündüze çıkma yolu. Menzilim, kurtuluşum. Yürüyeyim ama nasıl? Ne ayağım var, ne kolum. İyi ki Sen varsın. Hem ayağım hem kolum. Dudaklarımdan dökülen Sen’sin. Hayallerimde beliren, rüyalarımda seslenensin. Nasıl her yönden gelir sesin, aynı anda nasıl hem bendesin, hem benimsin, hem içimdesin? Ben Sen değilim ama Sen bensin. Burası akılların Sidre’si. Haddi. Meleklerin son durağı. Ama aşıkların haddi yok ki!  Bu bilme başka bir bilme. Bu tereddütsüz bir kabul. “Yanmayan bilmez” sırrının açılışı. Yanmayı göze alanların yükseldiği mekansız mekan. Aydan güneşe yol alış. Mukaddimesi körlük olan aydınlanış. Bilmediğini bilmekle bilmek. Sevenin ben değil Sen olduğunu bilmekle sevmek. Artık tecellilerinde değil Zatında konuşan Sen’sin. Sen Mütekellimsin. Kelamına meftunum, susma, susarsan yok olurum. Bir selam ver, sonsuz yankılansın içimde merhaban. Sen ve senin sıcacık merhaban. Kalbini bir mendilde sunar gibi gülümseyişin. Katına buyur edişin. Randevularına hep gelişin. Hiç bekletmeyişin. Tahiyyelerim, senalarım, coşkularım, taşkınlıklarım, akışlarım hep Sana…

Burası neresi, semada bir yer. Etraf ne kadar da güzel. Elle tutulur ne var burada, gözle görülür, beş duyuya hitap eder ne var… Hiçbir şey. Sadece güzellik, soyut ve pürüzsüz bir güzellik. Bir koku, insanın başını döndüren bir koku var. İki melek görüyorum, ortamda müşahhas tek şey onlar. Ben konuşuyorum, onlar gülümsüyorlar. Onlar insan dilini konuşmuyorlar. “Burası nasıl bir yer böyle, nedir bu güzellik, bunun kelimeleri var mı ki anlatılsın”. Gülümsüyorlar. “Kelimeler senin işin bizim değil” der gibiler. Ben onlara onlar bana dikkatle bakıyorlar, ben onlarda onlar bende O’nu görüyorlar. Kokladığınızda sizi koklayan çiçekler gibi melekler. Her davranışınıza uygun bir karşılık veriyorlar. Kendi dillerinde, hal dilinde…

 “Buraya gelen bir daha dünyaya döner mi hiç?” diyorum. “Dünyaya gitmek bir tedenni, bir mertebe düşüşü, kim ister arza insin bir daha?” Gülümsüyorlar yine, anlıyorum bu melek düşüncesi. Oysa ben insanım, insan gibi düşünmeliyim, yeryüzü benim evim, ben ona aidim, onun toprağı, onun mahlukatı dostlarım. “İşim var değil mi daha, vazifem bitmedi, ben halifeyim, kulum, kulun toprağa yakın olması gerek” diyorum. “Çünkü secde sadece toprağa yapılır”. Beni geri döndürüyorlar. Toprağa, cismime, arza. Vazife başına, sıkıntı ve meşakkate. Ben de biliyorum, onlar da, Allah toprağa yakın, kalbe, arza, bana, secde mahalline koyduğum tüm varlığıma. Hiçi sunuyorum Ona hediye diye, beni. Beni alıyor  Sen’i veriyor bana.  Yukarılara çıkmaya hacet yok, O burada. Güzellik de O’nun bulunduğu yerde. Ne yerde ne gökte. Rahman’ın sinesinde…

O’nu varlığı arkada bırakarak değil, varlığın içinde görmek gerek. O her tecellide kendini fâş eden Güzel. Perde ardından elini uzatan Sevgili. Arzda ve bende, toprağın ta kendisinde, en çok sırrını ifşa eden Sır. Âlemde görünen O, bende bilinen O. Âleme hürmet O’nun hatırına, her zayıf mahlukta mükafatlandırır gibi kudretini izhar eden O. O kulunu karanlıklardan aydınlığa çıkaran, teşbihin dalgalarından tenzihin sahiline bırakan. O Veli. Bildim. O tüm dost yüzlerdeki Dostum. Anladım…

Her yükselişte bir mirac, bir kurbiyyet çabası, bir yanma bitme, kül olma. Her yeryüzüne indirilişte bir yeniden yaratım, diriliş, bir yeni ruh üfleme. “Ben buradayım, artık Sen gel! ” derim Nuh gibi. Özlemle çağrımı salıyorum bir posta güvercini  gibi.  Tüm pencerelerim açık. Aramızda hiç perde yok.Tüm seslenişlerim Sana.  Tüm tenzillerin bir akrebiyyet lütfu, bir Nur kılma. Bildim Sen göz kamaştıran bir Nur’sun. Sen’sin “ Benim ben, senin RABBİN!” diyen. Herkesten çok bilinen. Herkesin anlattığı, herkesin işaret ettiği, herkesten kendini izhar eden Hak. Sen kâh  gökyüzüne, kâh  cep telefonuma, kâh  evin karşısındaki duvara, kâh bir adamın gülen yüzüne, iri puntolarla, kendine has el yazınla “Seni seviyorum” yazan. Her dilde, her seste, her nefeste sevginin, müjdenin  rüzgârlarını gönderen. Rasulüne “Rahman’ın nefesi Yemen’den geliyor” dedirten…

Güney rüzgârı hala sıcak esiyor buralarda, portakallar yine küçük birer güneş gibi bitiverdiler, Rahman’ın nefesi hâlâ  yüzümü ısıtıyor. Hayat tüm hücrelerime nüfuz ediyor. O Hayy, görüyorum…
Hayat Senin, hayatım Senin, ben de Seninim, dersimi  aldım, anladım, sonunda idrak ettim…
Rabbim öğreten, vazgeçmeyen, küsmeyen, yardım eden, affeden Sen’sin…

Gördüm, Okudum, İşittim, Dinledim,Bildim…


Mona İSLAM